Bunlar Ashab-ı Kehf kıssası, Hz. Musa ile Hızır’ın kıssası ve Zülkarneyn kıssası yer almaktadır. Zülkarneyn ve Yecüc ile Mecüc konuları üzerinde durulmuştur.
FahreddinRazî, Hz. Süleyman kıssasında yer alan bu hususta şunları kaydeder: 1) İbn Mes’ûd’a göre bu, Hızır (a)’dır. 2) İbn Abbas’ın en meşhur görüşüne göre bu, Hz. Süleyman’ın veziri Asaf İbn Berhiyâ’dır ki bu, Allah’ın ism-i azamını bilen sıddîk bir kuldu. O bununla dua ettiğinde, duası kabul
Kur’ân-ı Kerîm (18/60-82) Hz. Musa’ya dair İncil ve Tevrat’ta bulunmayan müstesna bir kıssayı bize haber vermektedir. Bu kıssa Hz. Musa’nın, “yeşil birisi” anlamına gelen Hızır ismindeki esrarlı zat ile yolculuğunu anlatmaktadır. Kıssaya göre, Allah Hızır’a rahmet ve ilm-i ledün vermiştir. Bu kıssaya benzeyen bir Hristiyan (Melek ve Keşiş) hikâyesi ile
2k16p2 2k16p2- Kur’an’da. Musa-Hızır Kıssası. Bir vakit Musa genç adamına. demişti ki: "Durup dinlenmeyeceğim; tâ iki denizin birleştiği yere kadar. varacağım, yahut senelerce yürüyeceğim." (Kehf: 18/60) Her ikisi, iki denizin. birleştiği yere varınca balıklarını unuttular.
Bu çalışmada, Kur’an’da Mûsâ-Hızır kıssası bağlamında yer alan “mecmau’l-bahreyn” ifadesi üzerine bir “Kur’an okuması” gerçekleştirilmiştir. Hz. Mûsâ ile Hz. Hızır’ın kısa süren arkadaşlıklarının başlangıç noktası kabul edilen bu ifadenin mahiyeti hakkında âlimler ihtilaf etmişlerdir. Bu
siMusa-Hızır kıssası ile ele alır. 2) HZ. MUSA VE HZ. HIZIR’IN KISSASI Bu bölümde Cenâb-ı Hak, manevî ilimle, hâ-diselerin sadece dış yüzünü gösteren bilgiyi bizle-re anlatmak için canlı bir vak’a gösteriyor. Biz dinî hayatın bu safhasına “esrar dönemi” diyoruz. Şimdi âyetlere dikkat edelim: “Musa
ulajk. 60- Hani Musa, genç arkadaşına "Hiçbir güç beni durduramaz, ya iki denizin birleştiği yere varırım, ya da yıllarca yol yürürüm " demişti. Kehf,18/60-82En doğrusunu Allah bilir, ama genel kanıya göre burada sözü edilen iki denizin birleştiği yer "Akdeniz'le Kızıldeniz'in birleştiği yerdir, iki denizin birleştiği yer, acı göllerle timsah gölünün bulunduğu bölgedeki buluşma noktalarıdır. Ya da Kızıldeniz'deki Akabe Körfezi ile Süveyş Kanalı'nın birleştiği bölgedir. Çünkü bölge Mısır'ı fethettikten sonra İsrailoğulları tarihinin yaşandığı sahnedir. Bununla neresi kastedilmiş olursa olsun Kur'an-ı Kerim bu noktayı kapalı bırakıyor. Biz de bu işaretle daha sonraki akışından anlıyoruz ki, Hz. Musa'nın çıkmaya karar verdiği bu yolculuğun asıl hedefi, her şeyin ötesinde elde etmek istediği bir sonucun varlığıydı. Çünkü Hz. Musa ne kadar meşakkatli olursa olsun, oraya varması ne kadar sürerse sürsün iki denizin birleştiği yere varmakta kararlı olduğunu açıkça duyuruyor. Kur'an-ı Kerim'in anlattığı şekliyle Hz. Musa kararlılığını şöyle ifade ediyor. "Ya da yıllarca yol yürürüm" ayetinin orjinalinde geçen el Hukb kelimesi bir görüşe göre "bir yıl", diğer bir görüşe göre de "seksen yıl" demektir. Fakat burada bu kelime bir zaman dilimini belirlemekten çok, kararlılığı ifade etmek için İki denizin birleştiği yere vardıklarında yanlarındaki balığı bir kenarda unuttular, o da bir yeraltı deliğinden kayarak denize İki denizin birleştiği yeri geçtiklerinde Musa, genç arkadaşına, "Azığımızı getir bakalım, gerçekten bu yolculuğumuzda çok yorgun düştük" Genç arkadaşı Musa'ya "Bak sen! Kayalığa vardığımızda balığı unutmuştum, bana onu hatırlatmayı unutturan mutlaka şeytandır, balık şaşırtıcı bir şekilde canlanarak denize kaçtı" tercih edilen görüşe göre balık pişirilmişti ve bu balığın canlanarak bir delikten geçip denize kaçması yüce Allah'ın buluşma yerlerini bulmasını sağlamak amacı ile Hz. Musa'ya gösterdiği bir mucizedir. Musa'nın genç arkadaşının balığın denize kaçmasına şaşırmış olması, bunu gösteriyor. Eğer balık elinden düşüp denize dalsaydı, bunda şaşılacak bir şey olmazdı. Yolculuğun bütünüyle gaybı ilgilendiren sürpriz gelişmelerle dolu olması bu görüşü tercih etmemize neden oluyor. Nitekim bu gelişme de sözünü ettiğimiz sürprizlerden üzerine Hz. Musa bilge ve saygın kul ile buluşması için Rabb'inin belirlediği noktayı geçtiğini ve bu noktanın da kayalıklı bölge olduğunu anlıyor. Bunun üzerine o ve genç arkadaşı geldikleri yolu izleyerek geri döndüklerinde o kulu orada Musa; `Bizim aradığımız da buydu zaten " dedi. Hemen geldikleri yoldan kendi izlerini sürerek geri Orada kendisine tarafımızdan rahmet sunduğumuz ve katımızdan dolaysız biçimde ilim öğrettiğimiz bir kulumuzu anlaşılıyor ki, bu buluşma Hz. Musa ile Rabbi arasında bir sırdı ve Musa buluşma gerçekleşene kadar genç arkadaşını bundan haberdar etmemişti. Bu yüzden hikâyenin az sonra sunulacak sahnelerinde Hz. Musa'nın, bilge kulla başbaşa kaldığını görüyoruz!66- Musa, ona "Sana öğretilen bilginin birazını bana öğreterek olgunlaşmamı sağlaman amacı ile peşinden gelebilir miyim?" peygambere yakışan bir edep tavrı ile peşinden gelip gelmeyeceğini soruyor. Ve işi oldu bittiye getirmeye kalkışmıyor. Bir peygamber olarak bilge bir kuldan olgunlaştırıcı gerçek bilgiyi öğretmesini adamın sahip olduğu bilgi sebepleri belli, sonuçları bilinen beşeri bilgilere benzemiyor. Bu gayba ilişkin dolaysız bilginin bir türüdür. Yüce Allah öngördüğü bir hikmetten dolayı ve dilediği oranda ona bu bilgiden öğretmiştir. Bu yüzden bir peygamber, bir resul olmasına rağmen, Hz. Musa bu adama ve uygulamalarına karşı sabredemiyor. Çünkü bu uygulamalar dış görünüşleri itibariyle akıl ve mantıkla, eşyanın tabiatına ilişkin hükümlerle çelişiyorlar. Bu yüzden bu uygulamaların gerisindeki gizli hikmeti kavramak zorunludur. Aksi taktirde şaşkınlık uyandıracak, hoşnutsuzluğa neden olacaklardır. Bunun için kendisine dolaysız bilgi öğretilen bu kul da Musa'nın, arkadaşlığına ve uygulamalarına karşı sabredemeyeceğinden, bunlara katlanamayacağından korkuyor67- O kulumuz, Musa'ya dedi ki; "Sen benimle beraber olmaya katlanamazsın. "68- "Sebeplerini kavrayamayacağın olaylar karşısında nasıl sabrédeceksin. "Musa sabretmeye ve dediklerine uymaya söz veriyor. Bu hususta Allah'dan yardım diliyor ve onun iradesini dile Musa "İnşaallah, beni sabırlı bulacaksın, hiçbir konuda sana karşı gelmeyeceğim. "Adam konuyu biraz daha açıyor, meseleyi biraz daha pekiştiriyor, yolculuğa çıkmadan önce beraberce çıkmalarının şartını belirtiyor. Bu şart, sabretmesi, hiçbir şey hakkında soru sormaması, kendisi sırrını açıklamadığı sürece herhangi bir uygulaması hakkında yorum yapmaya O kulumuz, Musa'ya dedi ki; "Eğer benimle birlikte geleceksen yapacağım hiçbir iş hakkında bana soru sorma, benim sana o konuda açıklama yapmamı bekle. "Musa kabul ediyor... Ve biz onların yaşadığı ilk sahnenin karşısında buluyoruz Böylece yola koyuldular. Bir süre sonra bir gemiye bindiler. O kulumuz bu gemide bir delik açtı. Musa ona, "İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Gerçekten çok çirkin bir iş yaptın " gemide, başka yolcular da var. Denizin ortasında yol alırlarken o kul geliyor gemide bir delik açıyor! Dış görünüşe bakılırsa bu davranış, gemiyi ve yolcularını batma tehlikesi ile karşı karşıya getiriyor, büyük bir kötülüğe neden oluyor. Şu halde bu adam niçin bu kötülüğe yelteniyor?Hz. Musa -selâm üzerine olsun- mantıksal hiçbir gerekçesi bulunmayan bu tuhaf davranış karşısında hem verdiği sözü hem de arkadaşının ileri sürdüğü şartı unutuyor. İnsan bir ilkeyi soyut olarak etraflıca düşünebilir, ama bu anlamın pratik uygulaması, somut bir örneği ile karşı karşıya kaldığı zaman teorik düşünceden farklı bir realite karşısında bulunduğunu farkeder. Çünkü pratik deneyimin soyut düşünceden farklı bir tadı vardır. İşte Musa önceden, sebeplerini kavrayamadığı olaylara katlanamayacağı uyarısında bulunulmuş, ama o sabretmeye karar vermiş, yüce Allah'dan yardım dilemiş, sabredeceğine söz vermiş, ileri sürülen şartı kabul etmişti. Fakat o, bu adamın uygulamalarındaki pratik deneyimle karşı karşıya kalınca tepki gösteriyor, karşı Hz. Musa'nın tepkisel ve heyecanlı bir karaktere sahip olduğu doğrudur. Bu karakterin özelliklerini hayatın tüm devrelerindeki uygulamalarında gözlemlemek mümkündür. Örneğin bir yahudi ile kavga ettiğini görünce bir Mısırlı'yı yumruklamış, bilinen o kızgınlığı ile adamı öldürmüştü. Daha sonra yaptığına pişman olmuş, özür dileyerek Rabbi'nden affedilmesini istemişti. Ama ikinci gün yahudinin bir başka Mısırlı ile kavga ettiğini görünce tekrar Hz. Musa işte böyle bir karaktere sahiptir. Bu yüzden adamın davranışı karşısında sabredemiyor, işin tuhaflığı karşısında verdiği sözü yerine getiremiyor. Ne var ki, pratik deneyimden, teorik düşünceden farklı bir tat alma ve apayrı bir gerçekle karşılaşma bütün insanların ortak özellikleridir. İnsanlar fiilen tatmadıkça, pratik olarak denemedikçe meseleleri gereği gibi bu yüzden Hz. Musa kızıyor, adamın yaptığına karşı çıkıyor"Musa,ona "İçindekileri boğmak için mi gemiyi deldin? Gerçekten çok çirkin bir iş yaptın" bilge kul büyük bir sabır ve yumuşaklıkla, yolculuğa çıkmadan önceki sözlerini hatırlatıyor72- O kulumuz Musa'ya "Ben sana, benimle beraber olmaya katlanamazsın dememiş miydim?" Musa unutkanlığını ileri sürerek özür diliyor; adamdan özrünü kabul etmesini, hemen azarlayıp vazgeçmemesini, verdiği sözü hatırlatmamasını istiyor73- Musa; ' `Unutkanlığım yüzünden beni azarlama ve bilginden yararlanma konusunda bana zorluk çıkarma" Hz. Musa'nın özürünü kabul ediyor. Böylece kendimizi ikinci sahnenin karşısında buluyoruz74- Yine yola koyuldular. Bir .süre sonra bir genç ile karşılaştılar. O kulumuz, delikanlıyı öldürdü. Musa; "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın " davranışı; gemide delik açması, dolayısıyla yolcuların boğulma ihtimali idi. Bu ise düpedüz adam öldürmektir. Hem de bilerek öldürmek, sadece bir ihtimal değil... Kuşkusuz bu, büyük bir cürümdür. Söz vermiş olduğu hatırlatılmasına rağmen Hz. Musa, bu olay karşısında da kendisini tutamıyor, sabredemiyor"Musa; "Bir cana karşılık olmaksızın masum bir cana mı kıydın? Gerçekten çok kötü bir iş yaptın" dedi."Bu sefer unutmuş ya da söz verdiğini bilmiyor değildir. Bilinçli davranıyor, meydana gelişine katlanamadığı ve hiçbir sebeple izah edemediği bu kötü işe karşı çıkıyor. Çünkü ona göre delikanlı suçsuzdur. Öldürülmesini gerektirecek bir suç işlemiş değildir. Kaldı ki henüz erginlik çağına erişmediği için yaptıklarından sorumlu da kez daha o bilge kul, Hz. Musa'ya koştuğu şartı, verdiği sözü ve birincisinde söylediği; üstüste deneyimlerin doğruladığı sözü hatırlatıyor75- O kulumuz Musa`ya; "Ben sana benimle beraber olmaya katlanamazsın dememiş miydim?' sefer özellikle belirterek "Sana dememiş miydim" diyor. "Sàna" yani açık-seçik ve kesin bir ifadeyle sana söyledim. Buna rağmen ikna olmadın, beraberliğimizi sürdürmemizi istedin, ileri sürdüğüm şartı kabul kendine geliyor ve iki kere sözünü tutmadığını, yapılan uyarılardan, etraflıca düşünüp ona göre davranmasına ilişkin hatırlatmalardan sonra vaadini unutmuş olduğunu hatırlıyor. Bu yüzden kendi kendine kızıyor, bağlayıcı bir karar olarak önündeki yolları kapatıyor ve bunu kendisi için son fırsat olarak değerlendiriyor76- Musa; "Eğer sana bir daha bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme, o zaman seni mazur görürüm " akışı devam ediyor ve bu kez kendimizi hikâyenin üçüncü sahnesinin karşısında buluyoruz77- Yine yola koyuldular. Bir süre sonra bir köye vardılar. Köylüden yemek istediler, fakat ağırlanma istekleri reddedildi. Az sonra yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarla karşılaştılar. O kulumuz, eğri duvarı doğrulttu. Musa ona `Eğer isteseydin bu yaptığın işe karşılık bir ücret alabilirdin' de acıkmış. Bu sırada açları doyurmayan, misafir kabul etmeyen cimri bir köyden geçiyorlardı. Bir süre sonra yıkılmak üzere olan eğik bir duvarla karşılaşırlar. Ayet, duvara canlılar gibi irade ve hayat özelliklerini yakıştırıyor ve "yıkılmak istiyor" anlamında "yıkılmaya yüz tutmuş" ifadesini kullanıyor. İşte bu tuhaf adam, hiçbir karşılık beklemeden yıkılmaya yüz tutmuş bu duvarı doğrultmakla Musa, adamın tavrındaki çelişkiyi farkediyor. Aç oldukları halde kendilerine yiyecek vermeyen, kendilerini misafir etmekten kaçınan bir köyde, bu adamı yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı doğrultmaya iten etken ne olabilir? En azından buna karşılık yiyecek almalarını sağlayacak bir ücret istemesi gerekmez miydi?"Musa ona; `Eğer isteseydin bu yaptığın işe karşılık bir ücret alabilirdin' dedi."Musa'nın bu sözü beraberliğin sonu oluyor. Artık Musa'nın ileri sürebilecek bir mazereti, dolayısıyla da adamla arkadaşlığını sürdürmesine imkân kalmıyor78- O kulumuz, Musa'ya dedi ki; "Bu olay, birbirimizden ayrılmamızın sebebidir. Şimdi sana sabırla karşılayamadığın olayların nedenlerini kadar Hz. Musa ve surenin akışı içinde hikâyeyi izleyen bizler, kendimizi izleyen ve sırrını bilmediğimiz sürpriz gelişmeler karşısında buluyoruz. Hikâyeyi izleyen bizlerin durumu tıpkı Hz. Musa'nın durumu gibidir. Üstelik biz bu tür garip davranışlarda bulunan adamın kim olduğunu bile bilmiyoruz. Bizi saran kapalı havayı tamamlamak için Kur'an-ı Kerim adamın ismini açıklamıyor. Hem ismin ne önemi var ki. Bu adamın yüce ilahi hikmeti temsil etmesi isteniyor. İlahi hikmette ise, yakın sonuçlara, bilinen önermelere yer yoktur. Tam tersine ortaya çıkan sonuçlar, görme kapasitesi sınırlı olan gözlerin göremediği uzak hedeflere göre değerlendirilir. Bu yüzden adamın adının anılmış olmaması, temsil ettiği manevi kişiliğe uygun düşmektedir. Daha baştan itibaren görünmez, gaybi güçler hikâyede etkin rol oynuyorlar. Örneğin Hz. Musa kendisi ile görüştürüleceği vadedilen bu adamla buluşmak amacı ile yoluna devam ediyor. Ama genç arkadaşı azıklarını kayalıklı yerde unutuyor. Sanki geri dönmeleri için unutmuş gibi. Geri döndüklerinde sözü edilen adamla karşılaşıyorlar. Şayet yollarına devam etselerdi; eğer ilahi takdir tekrar geri dönmelerini öngörmeseydi adamla karşılaşamayacaklardı. Görüldüğü gibi hikâyeye egemen olan hava bütünüyle kapalı ve bilinmezliklerle dolu bir havadır. Bu yüzden ayetlerin akışı içinde adamın adı da gizli ve kapalı yavaş yavaş sır ortaya çıkıyor...79- O gemi var ya, yoksul deniz işçilerinin malı idi. Onda bir kusur meydana getirmek istedim. Çünkü bu denizcileri, rastladığı her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar kusur sayesinde gemi zalim hükümdarın eline geçmekten kurtuldu. Gemiye verilen bu küçük zarar; sağlam kalması durumunda başına gelecek olan ve gaybın perdesi altında saklı bulunan büyük zarara karşı koruyuculuk işlevi O delikanlıya gelince, onun ana-babası mü'min kimselerdi. Onları azgınlığa ve kâfirliğe sürüklemesinden İstedik ki, Rabb'leri onlara o delikanlıdan daha temiz ve daha iyiliksever bir evlat anda ve görüldüğü kadarıyla öldürülmeyi haketmeyen bu delikanlının gerçek karakteri üzerindeki gayb perdesi kalkıyor ve her yönüyle bu bilge kulun gözlerinin önüne seriliyor. Delikanlının özü itibariyle kâfir ve azgın bir karaktere sahip olduğu ortaya çıkıyor. Küfür ve azgınlığın tohumları içine ekilmiştir. Bu tohumlar gün geçtikçe kökleşiyor, davranışlarına yansıyor... Şayet yaşasaydı, kâfirliği ve azgınlığı ile mü'min ana-babasını zor durumda bırakacaktı. Kendisine yönelik sevgilerinin etkisiyle onları, kendi yolunu izlemeye zorlayacaktı. İşte bu yüzden yüce Allah, kâfir ve azgın bir karaktere sahip olan bu delikanlımın öldürülmesini, ayrıca onun yerine daha iyi ve anne-babasına karşı daha merhametli bir evladın bahşedilmesini diledi. Ve bu bilge kulunun da o delikanlıyı öldürmesini mesele, dış görünüşe göre değerlendirme yapan insanın bilgisine bırakılmış olsaydı, sadece çocuğun o durumu onu ilgilendirecekti. Dolayısıyla yasal olarak öldürülmesini gerektirecek bir suç işlemediği için elinde çocuğun aleyhinde kullanabileceği bir gerekçe olmayacaktı. Yüce Allah'dan ve yüce Allah'ın kendi tekelinde olan gayba ilişkin bir kısım bilgi öğrettiği kimi kullarından başka hiçbir kimse, herhangi bir insanın gaybın bilinmezlikleri arasında yeralan bir özelliği hakkında karar veremez. Yine hiçbir kimse bu bilgiye dayanarak şeriatın verdiği hükümden farklı bir hüküm ortaya koyamaz. Şu kadarı var ki, yüce Allah'ın emri, sonsuz gayba ilişkin bilgisine O duvar var ya, o şehirde yaşayan iki yetim çocuğun malı idi ve duvarın altında bu yetimlere miras kalmış bir hazine vardı. Babaları iyi bir insandı. Rabb'in istedi ki, o yetimler, erginlik çağına erdikten sonra Rabb'lerinin bir merhameti olan hazinelerini kendi elleri ile duvarın altından çıkarsınlar. Yoksa ben bu işleri kendi kafamdan yapmadım. İşte sabırla karşılayamadığın olaylara ilişkin açıklamam ikisi de aç oldukları, üstelik köylüler tarafından misafir edilmedikleri halde, bu adamın köylülerden herhangi bir ücret istemeden doğrultmaya çalıştığı bu duvarın altında bir hazine gizliydi, duvarın dibinde şehirde bulunan yetim ve güçsüz iki delikanlıya ait bir servet saklıydı. Şayet duvar yıkılmaya terk edilseydi, altındaki hazine ortaya çıkacaktı. Bu durumda çocuklar kendilerine ait bu hazineyi koruyamayacaktı. Babaları iyi bir insan olduğu için yüce Allah bu iyilikten onları zayıflıklarında, küçüklüklerinde yararlandırmak istedi. Büyümelerini, erginlik çağına erişmelerini, mallarını koruyabilecekleri bir durumdayken hazineyi çıkarmalarını adam bu meseleden elini çekiyor. Çünkü bu tür davranışlarda bulunmasını öngören, yüce Allah'ın rahmetidir. Gerek bu meseleye gerekse bundan önceki meselelere ilişkin gaybtan onu haberdar eden, sonra da bu bilgi doğrultusunda onu bu tür uygulamalara yönelten yüce Allah'dır Bunları Rabb'inin rahmeti sonucu yapıyorum, yoksa ben bu işleri kendi kafamdan yapmadım."Şu anda yüce Allah'ın hoşnut olduğu kullarından başka hiçbir kimseye bildirmediği gayb üzerindeki perde aralandığı gibi, bu adamın uygulamalarının hikmeti üzerindeki perde de kalkmış çıkan sırrın ve açılan perdenin dehşetinden o adam ayetlerin akışı içinde ilk kez göründüğü gibi gözlerden kayboluyor. Meçhulden geldiği gibi tekrar meçhule doğru yol alıyor. Hikâye evrende yeralan en büyük hikmeti temsil ediyor. Bu hikmet, ancak belli oranlarda ortaya çıkar. Gerisi yüce Allah'ın bilgisi kapsamında, perdelerin ötesinde bir gayb olarak varlığını surenin akışı içinde, Hz. Musa ve bilge bir kulun hikâyesi ile Eshab-ı Kehf hikâyesi; gayba ilişkin meselelerin yüce Allah'a özgü kılma noktasında birleşiyor. Kuşkusuz yüce Allah, olayları sonsuz bilgisi uyarınca bir hikmete göre planlar. İnsanlar ise bu plânı kavrayamazlar. Gaybın üzerine gerili perdelerin önünde dikilip dururlar. Perdelerin ötesindeki sırları da ancak belli oranlarda öğrenebilirler.
Bir peygamber; Hz. Musa… Bir yardımcı; rivayetlere göre Yuşa… Bir azık; balık… Bir yolculuk… Bir mekân; iki denizin birleştiği yer… Kendisin Allah katından ilim verilen bir salih kul’; rivayetlere göre Hızır… İç yüzü kavranılmayan olaylar silsilesi… Ve Sabır… Ve Hikmet… Rivayetlerde bildirildiğine göre Musa Peygamber İsrâiloğulları’na hitap etmekteydi. O sırada kendisine; En bilgili kimdir?’ diye bir soru soruldu. O da En bilgili benim’ diye karşılık verdi ve bu söz üzerine Allah onu kınadı. Çünkü o, ilmi Allah’a izafe etmemişti. Ardından Allah ona; Benim iki denizin birleştiği yerde senden daha bilgili bir kulum var’ diye vahyetti. Buhari, “İlim”, 45. Yani ilk düşülecek not şu ki; ilim Allah’a izafe edilmelidir. Zira “inşallah” demediği için vahyin bir ara kesilmesiyle karşı karşıya kalan bir Hz. Peygambere şahit olmuştuk.Kehf 1823-24 Kıssadaki olayların seyri surede özet olarak şu şekilde anlatılır Yanında yol arkadaşıyla beraber bu kişiyi aramaya koyulan Hz. Musa, uzun bir yolculuktan sonra Yüce Allah’ın tarif ettiği yerde bilge kişiyi bulup kendisiyle arkadaş olmak ve ilminden istifade etmek istemiş, fakat o bilge kişiden “Sen benimle arkadaş olmaya sabredemezsin” karşılığını alınca, Hz. Musa her ne olursa olsun sabredeceğine dair ona söz vermiş ve ilim yolculuğu böylece başlamıştır. İlk yolculuklarında salih kul’, Hz. Musa ile birlikte bindikleri gemiye sebepsiz yere delmesi, Hz. Musa’nın istemsiz bir şekilde tepki vermesine neden olmuştur. Bu tepki sebebiyle daha yolun başında salih kul’, Hz. Musa’yı uyarmıştır. Hz. Musa’nın verdiği sözü hatırlamasıyla ilim yolculuğu kaldığı yerden devam etmiştir. Daha sonra salih kul’un suçsuz yere bir çocuğu öldürdüğünü gören Hz. Musa, birincisinden daha şiddetli bir şekilde salih kul’a karşı gelmiş ve yine salih kul’un uyarısıyla verdiği sözü hatırlayıp susarak yolculuklarına devam etmişlerdir. Son olarak aç ve susuz olarak uğradıkları köy halkının kendilerine yiyecek vermemelerine rağmen salih kul’un, köyde yıkık bir duvarı onarması üzerine Hz. Musa’nın bu duruma da karşı gelmesi salih kul’ açısından bardağı taşıran son damla olmuş, birilikte çıktıkları ilim yolculuğu son bulmuştur. Fakat bu yolculukta açıklanmaya ihtiyaç duyulan üç farklı olay cereyan etmiştir. salih kul’ bu olayları tek tek neden yaptığını ve bunları yaparken kendi kafasına göre harket etmediğini açıklayarak bu yol arkadaşlığını sonlandırmıştır.Kehf 1860-82 Kıssada anlatılan olayların iç yüzünü, kendi içtihadına göre değil Rabbinin bildirdiği emir ile O'nun bir rahmeti olarak yaptığını izah eden bu salih kul’un kimliği hakkında üç görüş söylene gelmiştir. Maverdi’ye göre melek; Gazali, Kurtubi, Firuzabadi, İbn-i Kesir gibi âlimlere göre nebî; Beğavi, Razi ve sufilere göre ise velîdir. Mustafa Öztürk ise Hızır karakterinin mitos/efsane olduğunu ileri sürer.[1] Seyyid Kutub ise şunları dile getirir “Kıssada salih kul’dan ilahi hikmeti temsil etmesi isteniyor. İlahi hikmette ise, yakın sonuçlara, bilinen önermelere yer yoktur. Tam tersine ortaya çıkan sonuçlar, görme kapasitesi sınırlı olan gözlerin göremediği uzak hedeflere göre değerlendirilir. Bu yüzden salih kul’un adının anılmış olmaması, temsil ettiği manevi kişiliğe uygun düşmektedir.” [2] Bütün bu görüşlerden sonra meseleyi şu şekilde ifade etmek mümkün olur “Bir hakikat ki Yüce Allah, Hz. Musa’yı, bir peygamber yahut melek olma ihtimali olan başka bir salih kul’u aracılığı ile bir imtihana ve bu imtihanla bir eğitime tabi tutmuştur. Hz. Musa yolculuk boyunca olayların sadece zahirini bilen birisi olarak itirazlarını dile getirir.” Tefsirlerde salih kul’un kimliği, buluşulan yerin neresi olduğu, ledün ilminin ne olduğu gibi konuların tartışılmasının yanı sıra çok çarpıcı çıkarımlar da bulabilmek mümkündür. Bunlardan bazılarını hatırlayacak olursak; Razi, “Tevazu, tekebbürden hayırlıdır” diyerek Hz. Musa’nın ilim/âlim karşısındaki edebine işaret eder. Beydavi, “İnsanın, sahip olduğu ilimle övünmemesini, kendince hoş olmayan şeyi hemen yadsımamasını ve zâhirde kötü gibi gözüken bir hadisede kendisinin bilmediği gizli bir incelik olabileceğini düşünmesini, sürekli olarak bilgi öğrenmesini, öğreticisine ya da öğretmenine karşı alçakgönüllü ve hürmetkâr olmasını, söylediği sözlerde edebe riayet etmesini, hata yapan kişinin hatasına dikkat çekmesini, hatada ısrar edinceye kadar onu affetmesini ve ancak ısrardan sonra onunla ilişkisini kesmesini” vurgular. Elmalılı, bu kıssada “ilim için araştırma yapmak ve yolculuğa çıkmaya bir teşvik delili ve bununla beraber ledünnî ilmin çaba harcamak ve istemekle kazanılmasının mümkün olmadığına” dikkat çeker. Görünen o ki ilim için evden çıkmak, tedbirli olmak yanına azık almak, bir yolculuğa katlanmak gerekmektedir. Yaşanacak olayların hikmeti ise ancak Allah katındandır. Yola çıkarken tercih edilen yol arkadaşının gidilecek yolun zorluğuna ve meşakkatine katlanabiliyor olması, yolculuğun selameti için çok önemlidir. Aksi takdirde yoldan haberi olmayan bir kimsenin, kişiyi yarı yolda bırakmayacağını kimse garanti edemez. Bu kıssadan öğrenebileceklerimiz; Yola çıkmak bir kararlılığı ve sabrı gerektirir. Zira yolda türlü türlü zorluk ve meşakketlerle karşılaşılabilir. Bir yola çıkan kişi yolun gereklerine göre tedbir alıp hazırlık yapmalıdır. Alim, bilgin her şeyi bilmeyebilir. Bazen alimler de başkalarından bilmediklerini öğrenebilirler. “Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.”[3] Öğrenmek için bir arayış içine girenler, bu yolda karşılaşabilecekleri bazı sıkıntıları göğüslemeyi de göze almalıdırlar. Allah kendi katımızdan ilim verdiğimiz salih kul’larımızdan bir kul” dedikten sonra bu “KUL”un kim olduğunun hiçbir önemi yoktur. Ona tabi olunur. Zira Allah, ona öğretme, geriye kalanlara da ondan öğrenme sorumluluğu yüklemiştir. Karşılaştığımız veya başımıza gelen bir olayla ilgili hemen karar vermemeli meselenin arka planında bir başka bir boyut olabileceği ihtimalini dikkate alarak “hikmeti” kayramaya gayret etmeliyiz. Zira “O, ilâhî bilgiyi pratik hayata uygulama yeteneği olan hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmiş ise, ona gerçekten pek çok iyilik bağışlanmış demektir…”[4] Hakkında hiçbir bilgimiz olmayan şeylere sabretmekte zorlanmamız son derece normaldir. Böyle bir durumda Yüce Allah’ın öğrettiklerini kendimize rehber edinmeliyiz. Zira O, “insana bilmediğini öğretendir.” Zorlukların üstesinden gelebilme azmimizi ifade ederken “inşallah” diyerek Allah’ın olaylar ve olgular üzerindeki iradesini de hesaba katmalıyız. Sabırlı davranan ve hikmetle hareket edene hayırların kapısı açılır… Bize düşen hayırların ve hikmetin verileceği bir cehd içinde olmaktır. Bunu gerçekleştirebilene hakikat kapılarının nasıl açılacağını üstat Sezai Karakoç “Hızırla Kırk Saat” adlı çalışmasında şöyle dillendirir; “... Suyu arayan adam değil Suyun aradığı adam ol sen de Sen doğu olursan güneş sana gelecektir Sen kuşluk olursan kuş sende ötecektir.”
warning Creating default object from empty value in /home/zehirli/domains/ on line 33. Her Musaya Bir Hızır Gerek batıni ilim hikmet Hikmete ulaşmak hikmetin rehberliği Hz. Musa ile Hızır kıssası ilim irade sahibi olmak islam önyargı Rasim Özdenören sabır zahiri ilim zahmete katlanmak Desem ki, Hz. Hızır Hz. Musa’nın iç sesidir. Onun, bilincindeki hikmetin sesidir… Nasıl ki, Hamlet’e babasının ruhu olarak görünen hayalet, gerçekte, onun bilinç altının tecessümü idi… Tabiî ki, Hamlet, Hızır aleyhisselamın zıddı kâmilinde yer alarak bir negatif benzetme değeri taşıyor. Hamlet’e, amcasını öldürmesini buyuran ve ona babasının ruhu – hayaleti- olarak görünen birsam, gerçekte, bizzat Hamlet’in bilinçaltının dışavurumudur diyebiliriz. Hazreti Yunus’un “Bir ben vardır bende benden içeru” deyişi de aynı hikmetle örtüşmektedir. Aslında hikmet, eşyanın özüne içkin olarak orada durmaktadır. İnsana düşen, onu, oradan bulup çıkartmaktır. Arşimet’e kralın verdiği görev zor mu zor bir işti. Kral belli ölçüde bir altın külçesini kuyumcusuna vererek ondan güzel bir taç yapmasını istemişti. Kuyumcu, tam da kralın arzuladığı ölçüde bakmaya kıyılmayacak denli güzel mi güzel bir taç yapıp getirmişti. Kral, kuyumcuya verdiği altının tamamının bu tacın içinde kullanılmış olup olmadığını merak ediyordu. Arşimet’e verilen görev, kralın bu merakını gidermekti. Ancak bir şartı vardı yapılmış olan taç öylesine güzeldi ki, Arşimet taca dokunmayacaktı, çünkü verilen altından çalıntı yapılmamışsa, güzelim taç yok yere bozulmuş olacaktı. Yoksa başka türlü, zaten problem yoktu Tacı eriterek içinde hangi madenlerin kullanıldığını herkes anlayabilirdi. Devamını oku Sponsorlu bağlantılar Anket
Oluşturulma Tarihi Nisan 30, 2020 1455Hz. Hızır İslam coğrafyasında en bilindik sahabelerden biridir. Hz. Hızır hayatı ve görevi oldukça fazla araştırılmaktadır. Hz. Hızır hayatını merak edenler İslami kaynaklardan araştırmakta ve bilgi edinmektedirler. Peki Hz. Hızır kimdir? Hazret-i Hızır'ın görevi nedir? Hz. Hızır'ın kıssası nedir? İşte Hz. Hızır dair tüm Hızır son aylarda en fazla araştırılan isimlerden biridir. Hz. Hızır Kimdir? Hz. Hızır Hz. Musa döneminde yaşamıştır. Hadır ve hızır olarak da bilinmektedir. Hz. Hızır Arapça kökenli bir isimdir. Hz. Musa döneminde yaşamış olan Hz. Hızır kendisine ilahi bilgi ve hikmet öğretilmiş olan kişi olarak bilinmektedir. Hadır isminin anlamı yeşilliği bol yer anlamına gelmektedir. Hadır isminin bir lakap olarak düşünmemiz yanlış olmayacaktır. Pek çok hadis-i şerif'te Hz. Hızır ismine yer verilmiştir. İslam'i kaynaklarda Hz. Hızır soyunun nereye dayandığı hakkında bilgi verilmiştir. Pek çok kaynaklarda Hz. Hızır ile Hz. İlyas birbirinin aynı olduğu söylense de bu ikisi farklı kişilerdir. Dolayısıyla bu tür kaynaklarda yer alan bilgi gerçek dışıdır. Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Hz. Hızır adı geçmemektedir. Fakat hadis-i şeriflerde Hz. Hızır ismine bolca yer verilmiştir. Hz. Hızır aleyhisselam'ın melek veya veli olduğuna dair pek çok bilgi tartışması yer almıştır. Bazı alimler ona melek derken bazı alimler ise melek olduğunu reddederek veli veya nebi olarak adlandırmışlardır. Tasavvuf'ta da Hz. Hızır aleyhisselam'ın ismi bolca yer verilmiştir. Hz. Musa döneminde İsrailoğullarına hitap ederken İsrailoğullarından birisi ona kainattaki en bilgili kişi kimdir diye sormuştur. Hz. Musa bunun üzerine "Benim" dedikten sonra yüce Allah tarafından kınanmıştır ve Hz. Hızır hatırlamamıştır. Allah tarafından ona tebliğ edilen Hz. Hızır en bilgili kişidir. Hazret-i Hızır'ın Görevi Nedir? Hadis-i şeriflerde belirtildiği üzere Hz. Hızır mitolojik olarak karakterlere bürünerek çeşitli zamanlarda insanların karşısına çıkan ve kıyamete kadar da yaşamaya devam edecek olan biri olarak bildirilir. İnanan kişilerin zor durumlarında bir anda ortaya çıkan ve onların sıkıntılarını Allah'ın izni ile giderecek olan Hz. Hızır başka kimse değildir. Bazı kaynaklarda ise kıyamete yakın olarak çıkacak olan Deccal'in yalanlarını gün yüzüne çıkarmak için kıyamete kadar yaşadığı ve onları Allah'ın yolundan alı koyacak olan Deccal ile savaşacak olduğu söylenmektedir. Peygamber efendimiz zamanında da Hz. Hızır yaşamış ve peygamber efendimiz vefat ettikten sonra Ehl-i Beyt'e gelerek taziyelerde bulunduğu söylenmiştir. Hz. Hızır'ın Kıssası Hz. Musa bir gün Hz. Hızır'ı gördükten sonra ona selam verdi. Ardından ona ' Cenab-ı Hak'ın sana öğrettiği ilimi benimde öğrenmem için seninle birlikte geleyim mi?" demiştir. Hz. Hızır ise Hz. Musa'ya dönerek "Benim yaptıklarıma senin yapmaya gücün ve sabrın yetmez ya Musa! demiştir. Ardından Hz. Hızır aleyhisselam Musa'ya tekrardan "Allah tarafından bana verilmiş olan öyle bir ilim var ki, sen onu bilemezsin." demiştir. Bunun üzerine Hz. Musa Hz. Hızır aleyhisselam'a dönerek " Beni Allah'ın izniyle sabırlı bulursun. Sana hiçbir işinde karışmayacağım. " demiştir. Bunun üzerine Hz. Hızır ile Hz. Musa bir gemiye bindiler. Oradan gelen bir serçe kuşu ise binmiş oldukları geminin güvertesine konmuştu. Serçe denizden bir su aldı. Bunun üzerine Hz. Hızır Hz Musa'ya dönerek " Ya Musa! İşte benim ilmim de bu şekildedir, serçenin denizden aldığı bir damla su gibi denizden asla eksilmez. " demiştir.
9+ kanatın bu kadar vıcık vıcık olması bence yeter. Biraz ciddi şeyler konuşalım. Fon Kuran'daki kıssaları ayrı bir severim. Okumaktan çok keyif aldığım kuran pasajları genelde bu kuran kıssalarından oluşuyor. hz. musa ve hz. hızır kıssası da benim için önemli kıssalardan bir tanesidir. yanlış hatırlamıyorsam Hz. Hızır Kuran'ın başka bir yerinde de geçmiyor. Geçiyorsa unutmuşum demektir düzeltiniz. Kuran kıssaları gerçekten çok işlevsel olan, aslında son derece spesifik içeriklerin de olabildiği ve boşuna kitaba yazılmamış anlatılardır. içeriğinde büyük deryalar vardır ve epey de hacimli kıssalardır. Bu kıssa da son derece kısa olmakla beraber önemli bir mesaj içeriyor. Genel olarak islam kültüründe Hızır kıssasının esas niyetini anlamak ve hayata geçirmek yerine biz olayın kahramanı bir mite dönüştürüp uçup kaçan, insanlara yardımda bulunan mitolojik bir kahramana dönüştürmüşüz maalesef. Bunun olmasının asıl sebebi islamiyetin yayıldığı topraklarda benzer karakterlerin mit olarak mevcut olmasından da kaynaklanıyor olabilir. Zaten bilinen anlatılan bir mit ile islam dini karşılaştırıldığında bir yakıştırma yapılmış olabilir. Yapılacak pek bir şey yok. Ancak Hızır karakterinin bu denli efsaneleştirilmesine sebep olan ana etmenin kuran olması bana pek mantıklı gelmiyor. Çünkü bunun için yeterli done kuranda yok. Kıssaya geçmeden önce Kuran kıssaları hakkında bir hatırlatma yapmak istiyorum. Kuranda en geniş kıssalardan bir tanesi de Hz. Yusuf'un kıssasıdır. Yusuf suresinde de oldukça detaylı olarak anlatılır bu kıssa. 111 ayetlik yusuf suresinin son ayetinde de şöyle bir cümle vardır. "Yemin olsun ki onların kıssalarında/hikayelerinde akıl ve gönül sahipleri için bir ibret vardır. Bu kuran uydurulacak bir söz değildir. Fakat kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir. Yusuf/111" Ben bir zamanlar bu kıssalarla pek ilgilenmiyordum kurandan fellik fellik hüküm arıyordum. Oldukça zorlu, yorucu ve keyifsiz bir uğraş. Ne zaman ki bu ayet ayrıca bir ilgimi çekti kıssalar daha bir anlam kazandı benim için. Evet Kuran kıssalarının her biri ayrı ayrı inananlar için birer ibret vesikalarıdır. ibret almak yerine anlatılan karakterden medet ummak da ne bileyim bana makul gelmez hiç. Hz. Hızır hakkında bir sürü "söylenti" var. Onu görenler var, onun yetiştiğini düşünenler var, ondan medet umanlar var. Her yere yetişen uçan kaçan bir evliya olduğunu söyleyenler var vs.. Valla benim buna inanmam için ya birebir şahit olmam gerek ya da kuranda buna dair bir iz bulmam gerek. O yüzden girmek istemiyorum o söylentilere. Kuranda Musa ile Hızır arasında gelişen bir olay, bir yolculuk var biraz ona değinip. Hızır kıssası ne anlatıyor "bana" göre asıl içeriği nedir ona değinmek istiyorum. Ayrıca hızır kıssası diyorum ama kıssada isminin Hızır olduğuna dair net bir isim bile kullanılmaz. Bence birazdan anlatacaklarıma binaen isim bile verilmemiş kuranda. Dedik ya kıssadaki karaktere bir yakıştırma yapılmıştır o kadar. Esasen kuranda ismi bile zikredilmez. Tarihte müfessirler bir yakıştırmada bulunmuşlar anladığım kadarıyla. Bak bu yakıştırma ifadesi de hızır karakteri hakkında anlatılan rivayetlerin dinsel ögelerden çok kültürel mitler olduğunu ispatlar niteliktedir aslında. Eyvallah biz de öyle diyoruz o sebepten. isimlere takılmıyorum çünkü. Kuranda geçmiyor kiii diye yükselmek istemiyorum. Hz. Hızır'a atfedilen bu kıssa kuranda Kehf suresinde 65-82 ayetlerinden ibarettir. Sadece 18 ayet yani. Ben ayetlere değineceğim ama önceden okumanızı da tavsiye ediyorum. Okuduysanız da tekrar okuyun hatta. Zaten 18 ayet 2 dakika bile sürmez güzel bir kaynaktan okuyun da öyle devam edin yazıya. Siz okuyun gelin ben de bu sırada bir sigara içeyim. *** *** ... mphss... püuhss.. Okumuşsunuzdur inşallah. Bu aralıkta sizi beklerken ben bile tekrar okudum çünkü vicdansızlar. Neyse kıssadaki bir kaç detaydan önce genel özeti şöyledir; Hz. Musa "allah'ın katından bir rahmet verilen, lütufların bir ilim öğretilmiş olan" bir kul buluyor. bu kula biz Hz. Hızır demişiz işte. Hz. Musa ona "senden faydalanmak ve bilginden yararlanmak için sana yol arkadaşlığı edeyim mi?" diyor. Ancak Hz. Hızır buna karşı çıkıyor ve "Benimle beraber olmaya dayanamazsın, aklın yetmez kabullenemezsin." diyor. Burada Ziya Paşa'yı analım bence. Özetle hızır, hz. Musa "peygambere" şunu diyor; "idrak-i maali bu küçük akla gerekmez Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez" Hz. Musa da bu çıkışın üzerine sabredeceğine, itiraz etmeyeceğine ve soru sormayacağına dair söz vermiş bulunuyor. Beraber yapılan yolculuklarında Hızır önce gidiyor bir gemiyi kusurlu hale getiriyor bir tarafını deliyor/zarar veriyor. Sonra bir oğlan çocuğuyla karşılaşıyorlar ve Hızır, hiç bir geçerli sebep yokken çocuğu "öldürüyor." Sonra gidiyor yıkılacak bir duvarı ücretsiz olarak tamir ediyor. Bunların her biri için de Hz. Musa dayamıyor ve itiraz ediyor. Olayların sonunda da Hz. Hızır bu yaptıklarının iç yüzünü ve neden yaptığını bir bir anlatıyor. Şer gibi görünen şeylerin ardında gizlenen hayırlarından bahsediyor ya da "hikmetlerinden" bahsediyor. ^^Şimdi kıssadaki hayati detaylara gelelim biraz.^^ Önemli detaylardan bir tanesi Hızır ile diyaloğa giren ve talebelik yapan şahıs sıradan bir insan değil. Hz. Musa bir peygamber. Hz. Hızırın ise hem kuranda hem kuran dışı kaynaklarda bir peygamber olmadığı yönünde bir ittifak zaten var. Buradaki diyalogda Hızır bir peygamber değilken Musa bir peygamberdir. Şimdi kuranda resullerin özelliklerinden epey bahsedilir mesela. Hatta bizzat Hz. Muhammed'in ağzındanmutlak hadis "ben önceki resullerden başka bir şey çıkarmadım 'bana da size de ne olacak bilmem' ben sadece vahye uyarım" dediğini biliyoruz. Ahkaf/9 Ya da ben de sizin gibi insanım dediği ayetler de var. Ayrıca peygamberlerin istemeden de olsa günah işlediği anlaşılan ayetler de var. Hatta hem diğer insanların hem de "kendi günahların" için rabbinden af dile denilen ayet de var. Hatta bir bilgi de şöyle vereyim ki peygamberle yanlarında bulunan münafıkların kim olduğunu dahi bilmezler. ayetlerden bunlar. numaraları vermiyorum isteyene ayet numaralarını da verebilirim. Yani demem o ki peygamberler öyle olayların iç yüzünü anlayabilen, insanların gözünden niyetini okuyabilen, übermensch uhreviyatı olan insanlar değil. Ki zaten bunu bahsi geçen kıssada Hz. Musa üzerinden de anlayabiliyoruz. Musa da olanlara bir türlü anlam veremiyor. Ayrıca insanlar bu dünyada imtihan için vardırlar. Akli olgunluğu olup da imtihan olmayan insanın bu dünyada işi olmaz aslında. Peygamberler de bu imtihana kesin olarak dahildirler. Onlar da sınanırlar ki zaten kuranda anlatılan peygamberlerin hepsi de çok çetin imtihanlara tabii olmuşlardır. Bu sınanma ve imtihan sebebiyle zaten insanların ve peygamberlerin bu şekilde olayların iç yüzünü bilen, uçan kaçan insanlar olması ve aynı zamanda "özgür irade" sahibi olması düşünülemez. Peki kıssada anlatılan Hızır, peygamber bile değilse nedir? insanlar Hz. Hızır'a yardım getiren, sürekli birilerine yetişen bir evliya diyorlar. Hatta cübbeli bursa ulu camiinde gördüğünü iddia ediyordu. Ama ben öyle düşünmüyorum, üzgünüm. Hz. Hızır peygamberin bile vakıf olmadığı bir ilme sahipken ona insan muamelesi yapmak, ondan medet ummak, ya da kendi iradesiyle sıkışan kullara yardım getiren übermensch bir zat olarak kabul etmek hiç de mantıklı değil. Çünkü hızır kehf 67 ve 68. ayetlerde Musa Peygamber'e benimle beraber olmaya "dayanamazsın" diyor ve bu işleri senin havsalan alamaz, iç yüzünü göremezsin ve bundan ötürü dayanamazsın diyor. Bu kehf 68. zaten kıssadan çıkarılacak ibret açısından önemli bir ayet sonradan anlıyoruz ama bu iki ayetten anlıyoruz ki bir peygamberin bile yeterlilik kazanamadığı ilme vakıf olan bu kul kesinlikle bir insan ya da cin değil. Bunların türevi olan sınanan imtihanda olan bir kul değil. insanlar peygamberler de dahil olmak üzere şeriat ile mükelleftir. Bir insanı öldürmek için şeriat kurallarınca haklı bir sebebi olmak zorundadır. Tutup da bir insanın bu çocuk ilerde kafir olacak diyerekten bir insanı öldürmesi şeriata göre haramdır. Ama bu hızır hiç şeriat falan dinlemeden gidip bir çocuğun canını alabiliyor. Soruyorum şimdi. Zahirde haklı bir sebep olmadan can alan kimdir? Cevap kıssanın son ayetinde gizli aslında. "... ^^Rabbin istedi ki^^ o çocuklar ergenliklerine ulaşsınlar da Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarsınlar. ^^Ben bunları kendi buyruğumun sonucu olarak yapmadım.^^ işte senin sabretmeye güç yetiremediğin şeylerin iç yüzü budur." kehf/82 Kıssada Hızır ismini yakıştırdığımız o Allah tarafından rahmet ve ilim verilen kul bütün detayları veriyor aslında kendisi hakkında. Bir kere insanların anlayamayacağı bir ilimle donatılmasından imtihanda olan bir insan olmadığını anlayabiliyoruz. Bir insan olmadığını anlayabiliyoruz. Musa ile diyalaoglarında insan suretindedir eyvallah ama insan olmadığını söyleyebiliriz. Ve en önemli detay olarak da yaptıklarına işaret ederek Hz. Musa'ya rabbin isteğinden bahsediyor olması ve ben bunları kendi irademle yapmadım diyor oluşudur. Bu detaylardan ötürü en makul ihtimal hızır dediğimiz şahsın Allah'ın emrinde bir melek olması ihtimali. Ayette açık olarak belirtilmediği için melek olmaya da bilir ama imtihanda olmayan ve yaptıkları kendi iradesi içerisinde olmayan doğrudan Allah'ın muradını gerçekleştiren bir kul olduğu kesindir. Yani demem o ki yağmuru indirmek ile görevli olan meleğin adı mikailse eğer mikail ile hızır arasında görev tanımı açısından bir fark göremiyorum ben. Ya da ölüm meleğinin ismi azrailse eğer onunla da hızır arasında bir fark göremiyorum esasen. Hızır dediğimiz o ilim sahibi kul, doğrudan rabbin hizmetinde olan bir kuldan ibarettir ki kendi söylemlerinden de bunu rahatlıkla çıkartabiliyoruz. Haa unutmadan Hızır bir insan, bir evliya olduğunu ve başka bir boyutta hayatta olduğunu öne sürenler olmuş zamanında. Hatta bu görüş hala yaygın. Ben insan olmadığını düşünüyorum elbet hadi velev ki kıssada anlatılan şahıs olan hızır gerçekten kutlu bir insan olsun. Yav güzel kardeşim buna dayanarak Hızır'ın başka bir boyutta yaşadığını ve bu dünyada insanlara yetiştiğini yardım ettiğini falan söylüyorsun. Enbiya suresi 34. ayet açıkça bu konunun önünü kesmiştir esasen. "Biz senden önce de hiç bir beşere ölümsüzlük vermedik..." Olay açık hızır'ın insan olmadığı durumu çok daha güçlüyken insansa senin için daha kötü bir durum çünkü Hızır'ın yaşadığı dönem hiç yoksa 2500 yıl önce oldu bitti. Hızır insansa çoktan öldü yani. Tıpkı Hz. isa gibi.... Neyse buraya kadar yazdıklarım kıssanın ve Hızır karakteri üzerinde dönen spekülasyonları "kendimce" açıklığa kavuşturma denemesiydi. istediğiniz gibi eleştirebilirsiniz yani. Ama bunların bir önemi yok! Başta verdiğim yusuf 111 ayetinde dediği gibi kıssada anlatılan ibret vesikaları benim için daha önemli bir kaç soruma da cevap vermiştir açıkçası. ^^Nedir kıssadan çıkartılacak olan dersler?^^ Kuran'ın insanlara her şeyi öğretme gibi bir iddiası yoktur. Ama en önemli iddialarından bir tanesi de bence şu ki Kuran her şeyden önce insana haddini bildirir! insanların her şeyi bilemeyeceğini öğretir önce. Her an sınandığımızı ve isyan etmemiz gerektiğini hatırlatır önce. Somut bir örnek vereyim mesela. Kurandan da anlıyoruz ki yeryüzünde ne oluyorsa bunlar özgür irademiz dahilinde bizim fiillerimiz bile olsa en nihayetinde Allah'ın onayı/muradı ile gerçekleşiyordur. Ben hiç bir zaman imtihan için yaratılan bir dünyada bebeklerin ölmesinin hikmetini anlayamadım ve anlayamacağım. işte bilmediğimiz halde bir hikmetinin olduğu vurgulanıyor bu kıssada. Bir çocuk ölüyor kıssada mesela bunu hızır'ın kendi iradesiyle yaptığını zannediyor musa ondan tepki gösteriyor ama bu ölüme irade gösteren aslında doğrudan Allah'ın kendisi. Ve kıssa anlaşılsın diye olay özelinde bu işin hikmeti de açıklanıyor. Mesela Hızır Musa'ya bir insan olarak aklın almaz dayanamazsın diyor en başta. Anlıyoruz ki aklımızın yetemeyeceği iç yüzünü hiç bir zaman bilemeyeceğimiz şeyler hakkında desteksiz eleştiriler de bulunmak aslında doğru değil. Allah burada tam olarak göremesek de olan her bir oluşun bir sebebi bir hikmeti olduğunu söylüyor. Menşeini bilmediğim bir deyim vardır hatta bu kıssanın özeti gibidir. "hikmetinden sual olunmaz." Bundan "Allah'ın hiç bir şeyi sorgulamayın, düşünmeyin" dediğini falan çıkarmak da doğru değil. Bilmeyerek sorgulamanın mantıksızlığı açıklanıyor ayette ki kabul edersiniz ki oldukça mantıksız bir hareket zaten. Yoksa sorgulama ve düşünmeyi öğütlediği de çok ayet var kuranda. Ama dedik ya kuran insanın haddini hududunu da bildiriyor. Sınırların ötesini geçmeden sorgulamak hataya düşürür. Bilmediğin hakkında konuşma deniliyor. Bir çocuk Allah'ın rızasıyla ölebiliyor evet. Ve bunun iç yüzü illa hayır olması da gerekmiyor aslında. Şer de olabilir hayır da olabilir ama Allah bunu bilerek ve isteyerek kendi rızasıyla ve hikmeti dahilinde yapıyor. Yani her zerreden haberi var ve ne yaptığının farkın Allah. isyan etme deniliyor. Şuan yerini hatırlayamadığım bir ayete atıf yapmak gerekirse; "Allah ölçüsüz iş yapmaz." Mesela bu kıssayı bununla da sınırlamamak gerekir. Kıssa bir ahlak öğretisi çiziyor en başta. Mesela örnek vermek gerekirse bebek yaşta ölen bir insanın ahirette akıbeti tam olarak ne olacak bilmiyorum. Kuran buna açıkça değinmemiş ya da ben görmedim ama yok yani. Buradan bebeklerin doğrudan cennete gideceğini düşünmek de yeterince mantıklı değil. Bebeği ölenlerin zoruna gidebilir belki ama bebekler cennetliktir demeyi de doğru bulmuyorum ben. Ama akıbetleri hakkında yorum da yapmak istemiyorum. Çünkü bu kıssanın bana aşıladığı bir ahlak var. Allah'la konuşamadığım müddetçe bu olayın iç yüzünü bilemeyeceğim ve durumu aklım almıyor. Bilmiyorum ve bilemeyeceğim bir şey işte. Neden buna kafa yorayım ki? Sonuçsuz bir uğraş. işte burası insanın haddini hududunu bildiği nokta oluyor tam olarak. Taha 51-52'deki musa ve firavun diyaloğunda olduğu gibi Musa'nın Firavun'a dediği gibi "onların bilgisi rabbin katındadır ve o ne unutur ne de şaşırır." Kuran her şey yazmaz elbette. Ancak kuran her şeyin bir şekilde cevabını verir. Bir yol haritası çıkartır. Bir ahlaki öğreti kazandırır. Ve mühim bir mesele olarak; insana haddini hududunu öğretir. "onların bilgisi rabbimin katındadır ve o ne unutur ne de şaşırır." diyebilme cesaretini öğretir.
hz musa hz hızır kıssası