QCzTqmp.
Zekât Önemi ve Adabı مثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وتَرَاحُمِهِمْ وتَعاطُفِهِمْ ، مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَداعَى لهُ سائِرُ الْجسدِ بالسهَرِ والْحُمَّى “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” Buhârî, Edeb 27 İnsanoğlu sosyal bir varlıktır. Hayatı tek başına geçirmesi pek mümkün değildir. Sosyal bir varlık olan insanoğlu diğer insanlarla beraber bir toplumu meydana getirirler. Toplumlar ise sosyal adaletin gerçekleştirilmesiyle daha sağlam bir yapıya bürünürler. İnsan topluma toplum birlik ve beraberliğe muhtaçtır. İslam Dininin toplum içinde insanları birbirine kaynaştırmak, zenginle fakir arasında bulunan maddi ayrımı en aza indirerek sosyal adaleti gerçekleştirmek, yaşam bulunan hayatı mutluluğa sevk etmek üzere getirdiği düzenlemelerden biri ve en önemlisi de zekâttır. Sözlükte "artma, çoğalma, temizlik, bereket, iyi hal ve övgü" anlamlarına gelen zekât, dinî bir terim olarak, belirli bir malın bir kısmının Allah rızası için muayyen kişilere verilmesi demektir. Zekât İslam Dininin beş temel esasından biridir. Bu husus Efendimizin hadisinde şöyle zikredilmektedir. بُنِيَ الإِسْلامُ عَلى خَمْسٍ شَهَادَةِ أَنْ لا إِلهَ إِلاَّ اللَّه ، وأَنَّ مُحمَّداً عَبْدُهُ ورسُولهُ ، وإِقامِ الصَّلاةِ ، وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ ، وحَجِّ البَيْتِ ، وَصَوْمِ رمضَان “İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın resulü olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, hacca gitmek ve ramazan orucunu tutmak.” Buhârî, Îmân 1 İslam Dini ile namazın cemaatle kılınması tek başına kılınmasından daha sevap olduğu zikredilmiş, Cuma namazı için cemaat birliktelik farz kılınmış, bayram namazlarının ferdi kılınmasının mümkün olmadığı hükme bağlanmış, hac ibadeti birlik ve beraberliğin en ulvi noktası olarak inananlara farz kılınmış, zekât ile sosyal hayatta yaşam bulan bütün Müslümanlar için azami şekilde her türlü nimetten yararlanabilme imkanı sunulmuştur. Toplum hayatında zenginler ve fakirlerin bulunması doğaldır. Öteden beri bu durum böyle gelmiştir. Toplumda zenginlerin bulunması fakirler için ne kadar büyük nimet ise, fakirlerin bulunması ise zenginler için o kadar büyük nimettir. Zaten insanoğlu her haliyle olduğu gibi bu haliyle de birbirine muhtaçtır. İşte tam bu noktada ihtiyaçların giderilmesi, fakirliklerin fakirlikleri içerisinde kalıp dünya hayatını sıkıntıya sokması, fakirin sosyal yaşamda dışlanmasını engellemek için zekât ibadeti zenginler için emredilmektedir. Bu vesile ile zengin kardeşlerimiz zekât vermek suretiyle hem ibadetlerini yerine getirirken, hem de toplum içerisindeki adaletin gerçekleşmesine vesile olmaktadırlar. Kur’an-ı Kerim’de zekât namazla birlikte zikredilmiştir. Ayetler dikkatle incelendiği zaman namaz ferdi temizlenmeyi, zekât ise toplumsal temizlenmeyi ifade ettiği dikkat-i nazardan kaçmamaktadır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de 27 yerde namaz ile zekât ibadeti aynı ayette zikredilmiştir. Hayatın iki temel yönü fert ve toplum namaz ve zekât ile mutluğu yakalayabilmektedir. وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ “Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, Resûle itaat edin ki size merhamet edilsin.” Nur, 24/56 Müttaki olmanın yolu olarak imandan sonra namaz ve ihtiyaç sahiplerine infak etme dile getirilmektedir. الم ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِين الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونََ “Elif Lam Mim. Bu, kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. Onlar gaybe inanırlar, namazı dosdoğru kılarlar, kendilerine rızık olarak verdiğimizden de Allah yolunda harcarlar.” Bakara, 2/1-3 Müminun süresinin ilk ayetlerinde kurtuluşa, felaha ermiş insanlardan şöyle bahsedilmektedir. قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ {} الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ {}وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ {} وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِفَاعِلُونَ “Mü’minler gerçekten kurtuluşa ermişlerdir. Onlar ki, namazlarında derin saygı içindedirler. Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler. Onlar ki, zekâtı öderler. Mü’minun, 23/1-4 Yüce Rabbimiz zekât verenleri kendi Rahmetinin altında bulunduğunu bildirmiştir. وَاكْتُبْ لَنَا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الآخِرَةِ إِنَّا هُدْنَا إِلَيْكَ قَالَ عَذَابِي أُصِيبُ بِهِ مَنْ أَشَاء وَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ “Bizim için bu dünyada da bir iyilik yaz, ahirette de. Çünkü biz sana varan doğru yola yöneldik.” Allah şöyle dedi “Azabım var ya, dilediğim kimseyi ona uğratırım. Rahmetim ise her şeyi kapsamıştır. Onu, bana karşı gelmekten sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” Araf, 7/156 Diğer bir ayette ise şöyle buyrulmaktadır. لَّيْسَ الْبِرَّ أَن تُوَلُّواْ وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وَالْمَلآئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّآئِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُواْ وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاء والضَّرَّاء وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmenizden ibaret değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, ihtiyacından dolayı isteyene ve özgürlükleri için kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda direnip sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” Bakara, 2/177 Zekât verilmeyen mal kişinin başına beladır. Kur’an-ı Kerimin bir ayetinde ise zekât vermeyenler, mala tamahkar olanlar için şu ikaz yapılmaktadır. وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍ يَوْمَ يُحْمَى عَلَيْهَا فِي نَارِ جَهَنَّمَ فَتُكْوَى بِهَا جِبَاهُهُمْ وَجُنوبُهُمْ وَظُهُورُهُمْ هَذَا مَا كَنَزْتُمْ لأَنفُسِكُمْ فَذُوقُواْ مَا كُنتُمْ تَكْنِزُونَ “Altını ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlar için acıklı bir azabı müjdele. O gün bu altın ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, böğürleri, sırtları dağlanacak ve o esnada işte nefisleriniz için toplayıp, sakladıklarınız; artık saklayıp istifçilik ettiğiniz bu nesnelerin acısını haydi tadın! denilecek” Tevbe, 9/34-35 Peygamberimiz ise şu uyarıyı yapmaktadır. مَا مِنْ صاحِبِ ذهَبٍ ، وَلا فِضَّةٍ ، لا يُؤَدِّي مِنْهَا حَقَّهَا إِلاَّ إذا كَانَ يَوْمُ القِيامَةِ صُفِّحَتْ لَهُ صَفائِحُ مِنْ نَارِ، فَأُحْمِيَ عَلَيْهَا في نار جَهَنَّمَ ، فَيُكْوَى بهَا جنبُهُ ، وجبِينُهُ ، وظَهْرُهُ ، كُلَّما برَدتْ أُعيدتْ لَهُ في يوْمٍ كَانَ مِقْدَارُه خمْسِينَ أَلْف سنَةٍ ، حتَّى يُقْضَى بيْنَ العِبادِ فَيُرَى سبِيلُهُ ، إِمَّا إِلى الجنَّةِ وإِما إِلى النَّا “Zekâtı verilmeyen her altın ve gümüş, kıyamet günü ateşte kızdırılarak plaka haline getirilip sahibinin yanları, alnı ve sırtı bunlarla dağlanır. Bu plakalar soğudukça, süresi elli bin sene olan bir günde kullar arasında hüküm verilinceye kadar sahibine azap için tekrar kızdırılır. Neticede kişi, yolunun ya cennete ya da cehenneme çıktığını görür.” Müslim, Zekat 24 Zekât malı bereketlendirir. Zekât verilmeyen mal ise kirlenmiştir. خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Onların mallarından, onları kendisiyle arındıracağın ve temizleyeceğin bir sadaka zekât al ve onlara dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir Onların kalplerini yatıştırır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” Tevbe, 9/103 Müslüman tüm işlerini Allah rızası için yapar. Zekâtını da Allah rızası için verir. قُلْ إِنَّ صَلاَتِي وَنُسُكِي وَمَحْيَايَ وَمَمَاتِي لِلّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ Ey Muhammed! De ki “Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” En’am, 6/162 Zekât bir ibadettir ve Yaratanımızın emridir. Birçok faydaları vardır. Ancak bununla beraber asıl ifa edilme sebebi Allah rızası olmalıdır. Her ibadetin özünde asıl yatması gereken unsur “Allah rızası”dır. Allah’ın rızası gerçekleştirilmek için yapılmayan her ibadette ise dünyalık fayda elde edilse dahi uhrevi açından bir getiri elde edilemeyecektir. Bu sebeple ibadetlerimizi yapmaya gayret gösteriyorsak ibadetlerimizde bulunan niyetlerimizi de halis hale getirmemiz gerekmektedir. İnşallah böyle bir halis niyetle yapmış olduğumuz ibadetler, hem kendimize hem ailemize hem de yaşam bulduğumuz bütün insanlara fayda getirecektir. Yüe Rabbimiz Bakara süresinde bizlere şöyle bildiriyor. وَمَثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمُ ابْتِغَاء مَرْضَاتِ اللّهِ وَتَثْبِيتًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَإِن لَّمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ “Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” Bakara, 2/265 Zekât cennete gitmeye bir vesiledir. Sevgili Peygamberimiz Ebû Eyyûb radıyallahu anh demiştir ki bir adam Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e Beni cennete götürecek bir amel söyle! dedi. Resûl-i Ekrem de تَعْبُدُ اللَّه وَلاَ تُشْرِكُ بِه شَيْئاً ، وتُقِيمُ الصَّلاةَ ، وتُؤْتي الزَّكاةَ ، وتَصِلُ الرَّحِمَ “Allah'a ibadet eder, O'na hiçbir şeyi ortak koşmazsın. Namazı kılar, zekâtı verir ve akrabanı görüp gözetirsin!” buyurdu Riyazü’s-Salihin, Hadis No 1214 Zekât vermenin adabı vardır. Bu adapları Kur’an-ı Kerim’den öğrenelim. -Fakirin başına kakmadan ve gönül incitmeden zekât verilmelidir. الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ ثُمَّ لاَ يُتْبِعُونَ مَا أَنفَقُواُ مَنًّا وَلاَ أَذًى لَّهُمْ أَجْرُهُمْ عِندَ رَبِّهِمْ وَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ “Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden bunları başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.” Bakara, 2/262 قَوْلٌ مَّعْرُوفٌ وَمَغْفِرَةٌ خَيْرٌ مِّن صَدَقَةٍ يَتْبَعُهَآ أَذًى وَاللّهُ غَنِيٌّ حَلِيمٌ “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir hemen cezalandırmaz, mühlet verir.” Bakara, 2/263 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَمَثَلُهُ كَمَثَلِ صَفْوَانٍ عَلَيْهِ تُرَابٌ فَأَصَابَهُ وَابِلٌ فَتَرَكَهُ صَلْدًا لاَّ يَقْدِرُونَ عَلَى شَيْءٍ مِّمَّا كَسَبُواْ وَاللّهُ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” Bakara, 2/264 -Malımızı helalinden kazanmalı, malımızın en iyi yerinden zekâtını vermeliyiz يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِن طَيِّبَاتِ مَا كَسَبْتُمْ وَمِمَّا أَخْرَجْنَا لَكُم مِّنَ الأَرْضِ وَلاَ تَيَمَّمُواْ الْخَبِيثَ مِنْهُ تُنفِقُونَ وَلَسْتُم بِآخِذِيهِ إِلاَّ أَن تُغْمِضُواْ فِيهِ وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ غَنِيٌّ حَمِيدٌ “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve yerden sizin için çıkardıklarımızdan Allah yolunda harcayın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olmayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkışmayın ve bilin ki Allah, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır.” Bakara, 2/267 -Onurların zedelenmemesi için zekâtı gizli vermek evladır. إِن تُبْدُواْ الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَ وَإِن تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَاء فَهُوَ خَيْرٌ لُّكُمْ وَيُكَفِّرُ عَنكُم مِّن سَيِّئَاتِكُمْ وَاللّهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel! Fakat onları gizleyerek fakirlere verirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına da keffaret olur. Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Bakara, 2/271 -Araştırma yapılmalı ve en çok muhtaç olana zekât verilmedir. لِلْفُقَرَاء الَّذِينَ أُحصِرُواْ فِي سَبِيلِ اللّهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ ضَرْبًا فِي الأَرْضِ يَحْسَبُهُمُ الْجَاهِلُ أَغْنِيَاء مِنَ التَّعَفُّفِ تَعْرِفُهُم بِسِيمَاهُمْ لاَ يَسْأَلُونَ النَّاسَ إِلْحَافًا وَمَا تُنفِقُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ بِهِ عَلِيمٌ Sadakalar kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı dilenmedikleri için, bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca bir şey istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir. Bakara, 2/273 Zekâtın nerelere verileceğini Yüce Rabbimiz bizlere bildirmiştir. إِنَّمَا الصَّدَقَاتُ لِلْفُقَرَاء وَالْمَسَاكِينِ وَالْعَامِلِينَ عَلَيْهَا وَالْمُؤَلَّفَةِ قُلُوبُهُمْ وَفِي الرِّقَابِ وَالْغَارِمِينَ وَفِي سَبِيلِ اللّهِ وَابْنِ السَّبِيلِ فَرِيضَةً مِّنَ اللّهِ وَاللّهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ “Sadakalar zekâtlar, Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla özgürlüğüne kavuşturulacak köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Tevbe, 9/60 Zekât anaya, babaya, dedeye ve neneye verilmez. Yine zekat erkek ve kız çocuklarımıza, onların çocuklarına torunlarımıza verilmez. Bununla beraber zekâtımızı eğer ihtiyaç sahibi iseler erkek ve kız kardeşimize, onların çocuklarına yeğenlerimize, amca, dayı, hala, teyze ve onların çocuklarına kuzenlerimize, uzak akrabalarımıza, komşularımıza ve ayette bildirilen ihtiyaç sahiplerine ister memleketimizde olsun isterse memleketimizin dışında yaşayan muhtaç fakir kardeşlerimiz olsun verebiliriz. Ayetler ve hadisler ışığında gerçekleştirmeye çalıştığımız vaazımızın bu son kısmında konumuzu özetleyerek vaazımızı sonlandırıyoruz. -Zekât Allah’ın bizlere emrettiği bir ibadettir. -Zekât İslamın beş esas şartından biridir. -Zekât malı bereketlendirir. -Zekât toplumsal problemlerin en aza indirilmesine vesiledir. -Zekât fakirlerin daha fakir hale gelmemelerini sağlayan önemli bir yardımlaşmadır. -Zekât verirken incitmemeli, rencide etmemeliyiz. -Zekât verirken sadece Allah’ın rızasını hedeflemeli, hiç kimsenin tebrikini veya teşekkürünü beklememeliyiz. -Zekât mutlaka fakire aktarılmalıdır. -Zekât ana, baba, dede, nine, erkek ve kız evlat, erkek ve kızımızın evlatları torunlara verilmez. Yüce Rabbim bizleri zekât verenlerden eylesin. Zekât veren kardeşlerimin ibadetlerini makbul eylesin. Bu ramazan hürmetine dünyadaki Müslüman kardeşlerimin sıkıntılarını dindirsin. Allah’a emanet olun. Ahmet ÜNAL Uzman Vaiz
Haftanın Vaazı.. "Zekatla Arınma" konulu tarihli Cuma Vaazı sitemize eklenmiştir. Zekatla Arınma... بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِوَفِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ لِّلسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ“Mallarındayardım isteyen ve iffetinden dolayı istemeyip mahrum olanlar için bir hak vardır.”Zâriyât,51/19Sözlükte artma, çoğalma, temizlik, bereket, iyi hal ve övgü anlamlarına gelen zekât, dini bir terim olarak İslam’ın beş temel esasından biri olup, dinin belirlediği miktarda ve nitelikte mala sahip olan zengin Müslümanın, Allah rızası için ihtiyaç sahiplerine vermekle yükümlü olduğu mali bir Dindeki Yeri Ve ÖnemiKuran’da zekât ibadeti 32 ayette geçmekte özellikle namaz ibadeti ile birlikte kesin bir üslupla emredilmektedirوَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ“Hâlbuki onlara, dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.”Beyyine,98/5Yüce Allah, Kur’an’da hem “emretme”, hem de “övme” bağlamında pek çok ayette namaz ve zekâtı birlikte zikretmiştir. Allah Teâlâ niçin ısrarla namazla birlikte zekâtı zikretmektedir?Zikretmektedir, çünkü zekât İslam’ın en önemli ibadetlerinden, Müslüman olmanın şartı, Müslüman olarak bilinmenin şartı, zekât olarak verilmesi gereken malı vermektir. İslam’ın üzerine bina edildiği en önemli esaslardandır. Zekâtın, İslam’ın beş şartı arasında yer alması ve Kur’an-ı Kerim’in birçok ayet-i kerimesinde namazla birlikte zikredilmesi onun dinimizde ne kadar önemli bir ibadet olduğunu gösterir Abdullah tarafından nakledildiğine göre, zekâtın İslam dinindeki yeri ve önemini Peygamber Efendimiz şöyle ifade ediyorقَالَ عَبْدُ اللَّهِ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ “بُنِيَ الْإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ شَهَادَةِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ وَإِقَامِ الصَّلاَةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَحَجِّ الْبَيْتِ وَصَوْمِ رَمَضَانَ.”“ İslam beş esas üzerine kurulmuştur Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek, Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” Müslim, İman,21Peygamber Efendimizsavin hadislerinde “Bu İslam’dır” veya “İslam’ın esasıdır” diye buyurduğu her şey, hiç şüphesiz, İslam dini açısından son derece önemlidir. Hadiste sayılan beş esastan her biri birer farz niteliğiyle, Müslümanlığın yaşanması bakımından vazgeçilemez esaslardandır. Zekât da bu esaslardan Vermek, Muttaki, Muhsin Ve Kurtuluşa Erecek Müminlerin VasıflarındandırBakara süresinin 3. ayet-, kerimesi muttakiAllah’ın emrettiklerini yapıp, nehyettiklerinden kaçınanlar müminlerin vasıflarından birinin de Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiklerinden Allah yolunda harcamak olduğunu يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ“O muttakiler ki, gayba iman ederler, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar.Bakara,2/3Mü’minün süresinde kurtuluşa erecek olan müminlerin özellikleri sayılırken onlardan birisinin de zekât vermek olduğu ifade edilirوَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكَاةِ فَاعِلُونَ“Onlar zekâtverecek hale gelmek için çalışan kimselerdir.Mü’minün 23/4 Kişinin Müslümanlığının Bir DelilidirKur’an- Kerim’de müşriklerden söz edilirken onların vasıflarından birinin de zekât vermemek olduğu haber verilmektedirوَوَيْلٌ لِّلْمُشْرِكِينَ الَّذِينَ لَا يُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُم بِالْآخِرَةِ هُمْ كَافِرُونَ“Yazıklar olsun o müşriklere ki, onlar zekat vermezler ve ahireti de inkar ederler.Fussilet, 41,6/7فَإِن تَابُواْ وَأَقَامُواْ الصَّلاَةَ وَآتَوُاْ الزَّكَاةَ فَإِخْوَانُكُمْ فِي الدِّينِ وَنُفَصِّلُ الآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ“Fakat tövbe eder, namaz kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar dinde kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir kavme ayetlerimizi böyle açıklıyoruz.”Tevbe,10/11 buyrulması, zekâtın Müslüman olmanın en belirleyici özelliklerinden biri olduğunu Ashab-ı Kirâm tarafından çok iyi anlaşılıp uygulanmıştı. Abdullah b. Mes’üd ra, kendilerinin namazı dosdoğru kılmaklave vermekle emrolunduklarını hatta zekât vermeyenin namazının bile kabul edilmeyeceğini söylüyordu.Taberâni, el-Mu’cemu’l-kebir, X,103 Allah Resul’ünün vefatından sonra halife olan Hz. Ebü Bekirra ise, Müslüman oldukları halde bazı kimselerin zekât vermek istememeleri üzerine, zekât ve namazın birbirinden ayrılamaz dini yükümlülükler olduğunu bildirmiş, hatta gerekirse bu kimselere karşı savaş açacağını ilan etmişti.Buhari, Zekat,1Peygamberimizsav zekâtın kişinin Müslümanlığının delillerinden biri olduğunu şöyle ifade ediyorعَنْ أَبِى مَالِكٍ الْأَشْعَرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ قَالَ “...الزَّكَاةُ بُرْهَانٌ...”…Zekât, kişinin Müslümanlığının bir delilidir…”İbn Mace, Taharet,5Zekât Veren Mümin Allah’ın Rahmetini, Allah Ve Resul’ünün Dostluğunu Hak Ederوَرَحْمَتِي وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ فَسَأَكْتُبُهَا لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَالَّذِينَ هُم بِآيَاتِنَا يُؤْمِنُونَ“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır. Ben onurahmetimi, sakınanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım.Araf,/156Müminlerin özelliklerine işaret eden diğer bir ayette ise;إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُواْ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاَةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ“Sizin dostunuz ancak Allah, O’nun elçisi ve boyun bükerek namazı kılan, zekâtı veren müminlerdir”.Maide,5/55Zekât Mâli Bir İbadettir Ve Yoksulun HakkıdırZekât mâlî bir ibadet olduğu için ekonomiyi, toplumu ilgilendirir. Allah, toplumun mazlumlarını âdil yöneticilere emanet ettiği gibi, toplumun fakirlerini de zenginlerine emanet etmiştir. Bu bakımdan zekât, yerine getirilip getirilmemesi zenginin isteğine bırakılmış ibadet değil, fakirin hakkı ve zenginin yerine getirmesi gereken mecburi bir görevidir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır“Mallarında yardım isteyen ve iffetinden dolayı istemeyip mahrum olanlar için bir hak vardır.”Zâriyât,51/19 buyrularak, zenginin malında muhtaçların hakkı olduğu belirtilmek suretiyle zekât vermek zenginin isteğine, insafına bırakılmamış, zenginin bir lütuftan öte yerine getirmesi gereken bir görevi olduğu vurgulanmıştır. Meâric süresinde de namazı hakkıyla ikame den ve namaza devam eden müminlerin eline mal geçip, zengin olunca pintileşen ve cimrilik yapan kimseler olmadıkları belirtilerek,وَالَّذِينَ فِي أَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَّعْلُوم للسَّائِلِ وَالْمَحْرُومِ“ Onların mallarında, isteyenler veistemeyip mahrum kalanlar için belli bir hak bulunan kimselerdir.”Mearic,70/24-25Rabbimiz; Kur’an’da varlıklı insanların mallarında, fakirler için belirli bir hisse olduğunu bildirmektedir. Bu hisse, zenginlerin fakirlere bir lütfu değil bir görevi, fakirlerin hakkıdır. Onun için zenginler fakirlerin haklarını verecek ve onları minnet altına almayacaktır. Bu husus Kur’an’da;يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تُبْطِلُواْ صَدَقَاتِكُم بِالْمَنِّ وَالأذَى كَالَّذِي يُنفِقُ مَالَهُ رِئَاء النَّاسِ وَلاَ يُؤْمِنُ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ“Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı halde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmayın.” Bakara,2/264 ayet-i dile anlaşıldığına göre; zengin, verirken gönülsüz vermeyecek, verdiğini başa kakmayacak, aynı şekilde fakir de alırken ezilmeyecek ve mahcubiyet duymayacaktır. Çünkü biri borcunu ödemekte, diğeri hakkını Ahlaki YönüZekât her şeyden önce bir ibadettir. Müslüman bu ibadeti Allah’ın emrine uyarak, O’nun rızasını kazanmak için ve halis bir niyetle yerine getirmelidir. Çünkü zekât bu şekilde eda edilirse makbul bu ibadet manası yanında bir de yüce insani hedefleri, üstün ahlaki değerleri ve iktisadi gayeleri Kerim zekâtın hedeflerini iki kelime ile ele almaktadır. Bunlar “Tathir ve Tezkiye”Temizleme, arıtmadir. Zekâtın ahlaki yönü ve hedefleriyle ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de;خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ“Onların mallarından sadakazekât al; bununla onlarıgünahlardan temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükûnettir.onları yatıştırır. Allah işitendir, bilendir.Tevbe,9/103Bu ayette geçen temizliğin, bireysel, toplumsal ve mali yönden arınma şeklinde üç önemli boyutu vardır. Zekât vermekle bunların hepsi gerçekleşir. Bireysel arınmayı zekâtı veren ve zekâtı alan açısından olmak üzere iki başlık altında el alacağızZekâtın, Veren Açısından ÖnemiZekât ibadetini yerine getiren Müslüman’ın dünya ve ahirete yönelik birçok faydası vardır. Her şeyden önce zekâtını veren Müslüman; kulluk görevini yapmış, Allah’ın rızasını kazanmış, malını temizlemiş, kul hakkından kurtulmuş Serveti Kul Hakkından Arındırır Ve BereketlendirirMüslüman, zekâtın makbul olması için helal yollardan mal edinmeyi ve kazancın meşru alanlarda harcamayı ilke ibadeti; Müslümanın cimrilik ve bencillik gibi sadece kötü huy ve duygularını gidermekle kalmaz, onun malını başkalarının haklarından da temizler. Çünkü belirli nitelikleri taşıyan zenginin malında toplumun muhtaç kesimlerinin hakkı bulunduğundan bu hak, sahiplerine verilmedikçe mal temizlenmiş olmaz. Kur’an-Kerim’de zenginlerin mallarında fakirlerin hakkı olduğu açıkça bildirilmektedir.Zariyat,51/19Fakirler için ayrılan bu hakkın, malda kalması onu hükmen kirletmektedir. Bu itibarla malın hükmen temizliği, verilmesi gereken zekâtın, fakirlere verilmesiyle gerçekleşir. Verilmeyen zekât, fakirin hakkının yenilmesi demektir. Zekâtı verilen mal temizlenmiş, kul hakkından arınmış ve bereketlenmiş olur. Zengin, fakirin hakkı olan zekâtı verince malını temizlemiş olur. Burada zikredilen kirlilik zekâtı verilmeyen mal içindir. Fakirin aldığı zekât ise fakirin hakkıdır, tertemiz ve bereketlidir. Zekâtı verilen mal geride kalan malı temizler ve bereketlendirir. Bu konuda peygamberimizsav şöyle buyurur“İbn Abbas’tan nakledildiğine göre... Resülüsav şöyle buyurmuştur “Allah, zekâtı ancak mallarınızın kalan kısmını temizlemek için farz kıldı.”Ebü Davüd, Zekât, 32Bir diğer hadislerinde Peygamberimizsav, zekâtı verilen malın bereketleneceğini, zekâtı verilen mal için meleklerin dua edeceğini şöyle ifade ediyorمَا مِنْ يَوْمٍ يُصْبِحُ الْعِبَادُ فِيهِ، إِلَّا مَلَكَانِ يَنْزِلَانِ، فَيَقُولُ أَحَدُهُمَا اَللَّهُمَّ أَعْطِ مُنْفِقًا خَلَفًا، وَيَقُولُ الْآخَرُ اَللَّهُمَّ أَعْطِ مُمْسِكًا تَلَفًا“ Her sabah iki melek yeryüzüne iner ve biri “Allah’ım! Senin yoluna harcayana, harcadığının yerine yenilerini ver; diğeri ise “Allah’ım! Cimrilik yapıp vermeyenlerin mallarını telef et” diye dua eder.” Müslim, Zekât,57Zekât, Cimrilik Hastalığından ve Ahlaki Kirlerden Temizlerوَيُؤْثِرُونَ عَلَى أَنفُسِهِمْ وَلَوْ كَانَ بِهِمْ خَصَاصَةٌ وَمَن يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ“Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Haşr, 59/9Buyuran Rabbimiz, insanın benliğinde yer alan cimrilik hastalığının giderilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır. Kişi, zekât vermek suretiyle cimrilik hastalığından kurtulmakla kalmaz, ayı zamanda da kendisin cömertliğe alıştırır. Böylece o, Yüce Allah’ın övgüsünü kazanır. Bu yönüyle zekât, cimrilik hastalığına şifa veren bir ilaç olur, kişiyi maddenin ve menfaatin esiri olmaktan kurtarır. Bu yönüyle zekât kişiyi ahlaki kirlerden temizleyerek iyi bir mümin olmasını Alan Açısından ÖnemiZekâtın, veren açısından olduğu gibi alan açısından da birçok faydası vardır. Muhtaç kimselerin temel ihtiyaçlarının karşılanması, kıskançlık duygusu ve servet düşmanlığının engellenmesi, dilenciliğin önüne geçilmesi, çalışma ve üretmeye teşvik etmesi bu faydalardan Düzen Açısından Zekâtın ÖnemiZekât, kişisel, toplumsal ve mali yönden arınmaya vesile olmasının yanında toplumda sosyal dayanışma ve sosyal sosyal güvenliğin sağlanmasına, hatta ekonomik yapının canlanmasına katkı sağlar. Çünkü ihtiyaç sahipleri, kimsesizler, borçlular, zekâtla korunup desteklenmekte, böylece onlara sosyal güvence sayesinde toplumun varlıklı kesiminden yoksul kesimine doğru mal ve gelir transferi yapılmakta, alan ile veren arasında gönül köprüleri kurulmaktadır. Sevgili Peygamberimizsav in,“ Zekât, İslam’ın köprüsüdür” Kenzu’l- Ummal, VI,293, 15758 hadisi bu duruma işaret toplum hayatında barış ve huzurun sağlanması, kin, nefret, fesat ve çatışmaların önlenmesinde etkin bir fonksiyona sahiptir. Böylece İslam’ın en önemli hedeflerinden biri olan zengin ve fakiriyle toplumun bütün kesimlerinin, sevgi saygı birlik beraberlik ve kardeşlik içinde yaşamasına vesile Açıdan Zekâtın Önemiمَّا أَفَاء اللَّهُ عَلَى رَسُولِهِ مِنْ أَهْلِ الْقُرَى فَلِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاء مِنكُمْ“Allah’ın,fethedilen ülkeler halkından Peygamberine verdiği ganimetler, Allah, Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar, içinizden yalnız arasında dolaşan bir devletservet, güç olmaz.Haşr,59/7Bu ayet- i kerimenin de ifade ettiği gibi iktisadi açıdan da zekât servetin belli bir kesiminin elinde dönüp dolaşan bir güç haline dönüşmesini engelleyen en önemli araçlardan biridir. Çünkü zekât, serveti sadece zenginlerin ellerinde bir güç olmaktan çıkarıp fakir muhtaçların istifadesine sunmakta; böylece insanların alım güçlerini artırarak ekonomik hayatı canlandırmaktadır. Mal ve hizmet üretimini teşvik ederek istihdama olumlu katkı sağlamaktadır. Zekât, servetin tabana yayılmasının en etkili araçlarından İbadetini Terk Etmenin VebaliZekât, Allah’ın kesin emridir ve mutlaka yerine getirilmesi gerekir. Zekâtı verilmeyen malın hesabı ahirette mutlaka sorulacaktır. Zekâtı verilmeyen para veya mallar, ahirette sahipleri için azap vesilesi vermeyenlerin ahirette karşılaşacakları azaba yönelik olarak Kur’an-ı Kerim’de;يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّ كَثِيرًا مِّنَ الأَحْبَارِ وَالرُّهْبَانِ لَيَأْكُلُونَ أَمْوَالَ النَّاسِ بِالْبَاطِلِ وَيَصُدُّونَ عَن سَبِيلِ اللّهِ وَالَّذِينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلاَ يُنفِقُونَهَا فِي سَبِيلِ اللّهِ فَبَشِّرْهُم بِعَذَابٍ أَلِيمٍEy iman edenler! Biliniz ki,hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler veinsanları Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele Tevbe,9/34Bu ayet-i kerimede altın ve gümüşü veya nakit parayı biriktirip de zekâtını vermeyen, hayırlı ve yararlı işlerde kullanmayanların ahirette şiddetli azap ile ceza göreceklerini haber vermektedir.Tevbe,9/34Özetle İfade Edecek Olursak;Zekât, Allah’ın kesin bir emridir, Müslüman olmanın en önemli şartlarından biridir. Dinen zengin olan Müslümanın zimmetinde bulunan ve fakirlere ait olan bir haktır. Kişi zekâtını vermeyince Allah’ın emrine itaat etmemiş ve kul hakkına girmiş olur. Kul zekâtını vermekle Allah’ın emrini yerine getirmiş ve nimetin sahibi olan Allah’a karşı ibadet ve şükür borcunu ödemiş, mal ve servetini ahiret yatırımına dönüştürmüş kişinin cimrilik, bencillik, mala karşı düşkünlük gibi kötü huylardan arınmasına vesile olup, cömertlik erdemine kavuşturur; kulun gönlünü manevi kirlerden, malını da fakirlerin haklarından fitre, sadaka gibi müesseseler işletilerek zengin ile fakir arasındaki ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi sağlanmış, ayrıca toplumdaki gerilin alınarak kutuplaşma ve düşmanlık oluşmasının önüne geçilmiş olur. Toplumdaki açlık, yoksulluk, fakirlik ve dilencilik problemine çözüm bulunmuş, böylece can ve mal güvenliği sağlanmış serveti zenginlerin elindeki bir güç olmaktan çıkarıp fakir ve muhtaçların da istifadesine sunulup, insanların alım gücünü artırarak ekonomik hayatı canlandırmış veren el alan elden daha hayırlıdır. Daha hayırlı olmak isteyen Müslüman, zekât bilinci sayesinde kendisi de helalinden çalışıp kazanmaya ve üretken olmaya gayret bizim için bir arınma ve yücelme vesilesi olan zekâtı en güzel bir şekilde yerine getirmeyi nasip İNDİREkrem ÇAKMAK / Sakarya İl Vaizi
ZEKAT MALIN ARINDIRILMASI Veda haccı öncesiydi. Resûl-i Ekrem, yakın dostlarından Ebû Musa el-Eş’arî ve Muâz b. Cebel’i Yemen bölgesine göndermeye karar verdi. Onları çağırıp durumu anlattıktan sonra şu tavsiyelerde bulundu “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın! Müjdeleyin, nefret ettirmeyin!”[1] Ardından Muâz’a döndü ve dinî emirler hususunda şöyle buyurdu “Sen Ehl-i kitap hıristiyan olan bir topluluğa gidiyorsun. Onları önce Allah’tan başka ilâh olmadığını ve benim O’nun elçisi olduğumu kabule davet et. Bu konuda itaat ederlerse, onlara günde beş vakit namazın farz olduğunu haber ver. Buna da itaat ederlerse Allah’ın kendilerine zekâtı farz kıldığını ve zekâtın zenginlerinden alınıp fakirlerine dağıtılacağını haber ver. Bunu da kabul ederlerse kendilerinden zekât al. Ancak zekât tahsil ederken mallarının en değerlisini alma! Mazlum kimselerin bedduasından da sakın. Çünkü Allah ile mazlumun duası arasında perde yoktur.”[2] Bütün semavî dinlerde muhtaç insanların korunmasına yönelik bazı tedbirlerin alındığı ve zekâtın emredildiği görülmektedir. Tevrat’ta yabancılara, öksüzlere ve dul kadınlara zekât verilmesinin gerekliliği vurgulanırken, İncil’de zekât vermenin ahlâkî görevler gibi gerekli olduğu anlatılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de de yahudilerin zekât vermekle yükümlü tutuldukları, Hz. İbrâhim, Hz. İshak, Hz. Yakub ve Hz. İsa gibi çeşitli peygamberlere de zekât ibadetinin emredildiği bildirilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de müşriklerden söz edilirken, “Tevbe edip namazı kılar ve zekâtı verirlerse, artık onlar sizin din kardeşlerinizdir.”[3] فَاِنْ تَابُوا وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتَوُا الزَّكٰوةَ فَاِخْوَانُكُمْ فِي الدّ۪ينِۜ وَنُفَصِّلُ الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ buyrulması, zekâtın Müslüman olmanın en belirleyici unsurlarından biri olduğunu göstermektedir. Nitekim Hz. Peygamber de zekâtı İslâm’ın beş temel esasından biri olarak değerlendirmiş ve şöyle buyurmuştur “İslâm beş esas üzerine kurulmuştur Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resûlü olduğuna şahitlik etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekât vermek, Kâbe’yi haccetmek ve Ramazan orucunu tutmak.” [4] بُنِىَ الإِسْلاَمُ عَلَى خَمْسٍ شَهَادَةِ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ وَإِقَامِ الصَّلاَةِ وَإِيتَاءِ الزَّكَاةِ وَحَجِّ الْبَيْتِ وَصَوْمِ رَمَضَانَ Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke’de nâzil olan âyetlerinde zekâta vurgu yapılması, risâletin ilk dönemlerinden itibaren konunun önemsendiğini göstermektedir. Nitekim Ca’fer b. Ebû Tâlib Habeşistan kralı Necâşî ile konuşmasında da Peygamber Efendimizin insanlara zekât vermeyi tavsiye ettiğini belirtmiştir. İlk dönemlerden itibaren sahâbe, bu ibadeti kısmen de olsa uygulamışlardı. Ancak Mekke döneminde henüz zekâtın farz oluşuna, hangi mallardan, ne kadar, ne zaman ve nasıl verileceğine dair bir âyet nâzil olmamıştı. Allah Resûlü’nün bu konuda ayrıntılı bir uygulaması yoktu. Öyle anlaşılmaktadır ki, Mekke döneminde inen âyetlerde sözü edilen zekât ve sadaka, Müslümanların gönüllü olarak yapacakları nafile bir ibadet şeklindeydi. Zaten o günlerde Müslümanların çoğu Mekke’de geçim sıkıntısı çekiyor, kendi hâllerinde yaşayıp, canlarını korumaya çalışıyorlardı. Verilecek malın miktarı müminlerin takdirine bırakılmıştı. Malının çoğunu veren olduğu gibi, bir bölümünü veren de oluyordu. Sahâbeye yön veren o günün şartları ve ihtiyaçları idi. Müslümanlar Medine’ye hicret ettikten sonra, şartların iyileşmesiyle daha düzenli bir yapı içinde yaşamaya başladılar. Bu dönemde, önceden tavsiye ile yaptıkları bazı uygulamalar bağlayıcı hâle gelmişti. Medine’de inen âyetlerde bu vurgu açık bir şekilde görülmekteydi. Hicretin ikinci yılından sonra Resûlullah sav zekâtın hangi mallardan verileceğini, verilecek malın miktarını ve şartlarını anlatarak farz olan zekâtın sınırlarını belirlemeye başladı. Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki İhtiyaç fazlasını.” [5] وَيَسْـَٔلُونَكَ مَاذَا يُنْفِقُونَۜ قُلِ الْعَفْوَۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَتَفَكَّرُونَۙ âyetiyle ancak belli bir miktarda malı olanların zekâtla yükümlü olduğu bildiriliyordu. Aynı şekilde Allah yolunda yapılan harcamalarda, “ne elin sıkılığı, ne de büsbütün açık olması”[6] وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَحْسُورًا istenmekteydi. Müminlerin dengeli hareket etmelerine dönük bu uyarı, Peygamberimizin ashâbına tavsiyeleri ile zihinlerde iyice şekilleniyordu. Nitekim elde ettiği bütün malı getirip Allah yolunda harcamak isteyen Ebû Husayn es-Sülemî’yi kastederek Allah Resûlü, “Biriniz, sahip olduğu bütün malını getirip, Bu, sadakadır.’ diyor, sonra da oturup insanlara avuç açıyor. Zekâtın en hayırlısı, verildikten sonra sahibini muhtaç duruma düşürmeyendir.”[7] buyurmuştu. Zekât veren kişi, belirlenen miktarı dağıttıktan sonra fakirleşmemeliydi. Bu nedenle verilecek zekât miktarı hesaplanırken ailenin temel ihtiyaçları ve ticaret ehlinin demirbaş malzemeleri nisap miktarına dâhil edilmiyordu. Zamanla zenginler mallarının zekâtını bir yılda kaç kez vermeleri gerektiğini merak etmeye başladılar. Aynı zamanda fakirlerin hakkının muhafazası için de elde edilen malın zekâtının ne zaman verileceği bilinmeliydi. Resûlullah sav, “Allah’ın dinine göre, kişinin kazandığı malın üzerinden bir yıl geçmedikçe zekât alınmaz.”[8] مَنِ اسْتَفَادَ مَالاً فَلاَ زَكَاةَ عَلَيْهِ حَتَّى يَحُولَ عَلَيْهِ الْحَوْلُ عِنْدَ رَبِّهِ buyurarak zekâtın verileceği zaman dilimini belirlemişti. Böylece bir yıl dolmadıkça varlıklı insanlardan zekât alınmayacaktı. Allah Teâlâ, zekât verenlerden sırf O’nun rızasını gözetenleri mükâfatlandıracağını müjdeleyerek bu ibadetin riyasız bir şekilde yerine getirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla, zekât bir “borç/yük” gibi algılanmamalı, gönülden yerine getirilen bir ibadet olmalıdır. Bu bağlamda Allah Resûlü, bir taraftan muhtaç insanlara yapılan yardımların Allah tarafından kabul edilip mükâfatının da sürekli artacak şekilde değerlendirileceği müjdesini verirken;[9] diğer taraftan da zekâtı verilmeyen her bir malın, sahibi için acıklı bir azap vesilesi olacağı uyarısında bulunuyordu. Zenginin, Rabbinin rızasına ermek arzusuyla yerine getirdiği farz bir ibadet olan zekâtın birçok hikmetleri vardır. Öncelikle zekât, bir yandan fakirlerin ihtiyacını karşılarken, diğer yandan da veren kişinin şahsiyetini geliştirmekteydi. Zekât, hem maldaki kirleri temizlemekte hem de sahibini arındırmaktadır. Nitekim Yüce Allah Hz. Peygamber’e hitaben, “Onların mallarından zekât al ki, bununla onları temizleyesin ve arındırasın.”[10] خُذْ مِنْ اَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكّ۪يهِمْ بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْۜ اِنَّ صَلٰوتَكَ سَكَنٌ لَهُمْۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ buyurmaktadır. Bu ise, zekâtın kişilere sağladığı maddî yararları vurguladığı gibi, konunun mânevî/ruhî boyutuna da işaret etmekteydi. Bu açıdan bakıldığında zekât vermek, hem malın hem de nefsin temizlenmesine yardımcı olmaktadır. Çünkü nefis, cimrilik ve aşırı dünya sevgisi ile yoğrulmuştur. “Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[11] وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَۚ buyuran Yüce Rabbimiz, insanın benliğinde yer alan cimrilik hastalığının giderilmesi gerektiğine vurgu yapmaktadır. Kişi, zekât vermek suretiyle cimrilik hastalığından kurtulmakla kalmaz, aynı zamanda da kendisini cömertliğe alıştırır. Böylece o, Yüce Allah’ın övgüsünü kazanır. Bu yönüyle zekât, cimrilik hastalığına şifa veren bir ilaç olur, kişiyi maddenin ve menfaatin esiri olmaktan kurtarır. Allah, insanlar arasında inanan-inanmayan şeklinde bir ayrım yapmaksızın, herkese mal mülk verir. Ancak bir insanın elinde mal ve mülkün bulunması onun Allah katında değerli bir şahıs olduğu anlamına gelmez. Mal sahibini değerli kılacak olan şey, o nimetlerin kadrini bilmesi ve şükrünü yerine getirmesi, yani malında fakirin hakkı bulunduğunu bilerek bunu ödemesidir. Bu anlamda insan, evlâtlarıyla olduğu gibi mallarıyla da imtihan edilmektedir. İnsanların en fazla yanıldıkları konu ve başarısız oldukları imtihanlardan biri de mala olan aşırı düşkünlükleridir. Bu yüzden Sevgili Peygamberimiz ümmetinin böylesine bir mal sevgisine kapılmasından duyduğu endişeyi dile getirmiştir.[12] İbn Abbâs’ın anlattığına göre, “Altın ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!”[13] وَالَّذ۪ينَ يَكْنِزُونَ الذَّهَبَ وَالْفِضَّةَ وَلَا يُنْفِقُونَهَا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِۙ فَبَشِّرْهُمْ بِعَذَابٍ اَل۪يمٍۙ âyeti inince Müslümanlar bu uyarı karşısında tedirgin oldular. Artık çocukları için mal bırakamayacakları endişesine kapıldılar. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Ben konunun aslını öğrenip sizi rahatlatırım.” diyerek Allah’ın Resûlü’ne gitti ve “Ey Allah’ın Peygamberi! Ashâbın, bu âyetin ağırlığı altında eziliyor!” dedi. Allah Resûlü onun endişesini giderecek şekilde, “Allah, zekâtı ancak mallarınızın kalan kısmını temizlemek için farz kıldı, mirası da sizden sonrakilere kalması için farz kıldı.” buyurdu. Efendimizin bu sözleri karşısında Hz. Ömer, sevincinden tekbir getirdi.[14] Bu diyalog aynı zamanda Peygamber Efendimizin, “Altın, gümüş ve güzel elbiselerin kulu olanlara yazıklar olsun!”[15] sözünden neyi kastettiğini de açıklamaktadır. Dolayısıyla bu noktada kınanan durum mal sahibi olmak değildir. Aksine zekâtı verilen bir mala sahip olmak hem makbul hem de istenen bir durumdur. Nitekim Allah Resûlü’nün, “Salih insanlar için temiz mal ne kadar da güzeldir!”[16] نِعْمَ الْمَالُ الصَّالِحُ لِلْمَرْءِ الصَّالِحِ buyurması da bu duruma işaret etmektedir. Bedenin şükrü olduğu gibi, elde edilen malın da şükrü vardır. Efendimiz sav, “Her şeyin bir zekâtı vardır. Bedenin zekâtı da oruçtur.”[17] لِكُلِّ شَىْءٍ زَكَاةٌ وَزَكَاةُ الْجَسَدِ الصَّوْمُ buyururken insanın sahip olduğu her bir nimete karşı şükretmesi gerektiğini vurgular. Bu anlamda zekât, Allah’ın verdiği mala karşı şükür vazifesidir. Bedenin zekâtı olan orucun insan bedenini maddî ve mânevî olarak temizlemesi gibi, zekât da malı arındırır, bela ve musibetlere karşı ona korunak sağlar. Zekât vesilesiyle mallarını gönüllü olarak harcamaya alışan müminler, kendileri kadar, diğer ihtiyaç sahiplerini de düşünürler. Artık ben’ duygusu, biz’ duygusuna dönüşmeye başlar. Bu duyguya sahip olan kişi, gerektiğinde zekât dışında da malî yardımlarda bulunur. Böylece kendi malından fedakârlık yaparak sevap kazanmaya çalışan kimse, başkalarının malını haksız yollarla elde etmeye kalkışmaz. Zekâtın, malı temizleyen bir vasıta olduğunu vurgulayan Hz. Peygamber, “Mallarınızı zekât vererek korumaya alınız!”[18] حَصِّنُوا أَمْوَالَكُمْ بِالزَّكَاةِ buyurmak suretiyle de zekâtın mânevî bir zırh olduğunu hatırlatır. Öte taraftan zekâtı verilmediği için temizlenmeyen, içerisinde fakirin hakkı olan bir malın akıbetinin hayırlı olmayacağını bildirir. Nebî sav, “Allah, ganimetten haksız yere alınan haram bir maldan verilen sadaka ile abdestsiz kılınan namazı kabul etmez.”[19] ve “Allah güzeldir ancak güzel olan şeyleri kabul eder.”[20] buyurarak zekâtın ancak helâl ve temiz mallardan kabul edileceğini bildirir. Şu hâlde namaz için abdest ile temizlik nasıl şart ise, zekât için de malın helâlinden kazanılmış olması şarttır. Böylece toplumda üretim faaliyetlerine mânevî ve ahlâkî bir boyut kazandırılarak insanlara dürüst iş yapma, helâl mal kazanma ve harcama bilinci aşılanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de Allah rızası gözetilerek güzel bir şekilde infak edilen mal, Allah’a verilmiş bir borç sayılmakta ve karşılığının kat kat fazlasıyla yine Allah tarafından ödeneceği bildirilmektedir.[21] مَنْ ذَا الَّذ۪ي يُقْرِضُ اللّٰهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُٓ اَضْعَافًا كَث۪يرَةًۜ وَاللّٰهُ يَقْبِضُ وَيَبْصُۣطُۖ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ Şeytan insana Allah yolunda harcamakla fakir olacağı şeklinde vesvese vermekte,[22] اَلشَّيْطَانُ يَعِدُكُمُ الْفَقْرَ Yüce Allah ise zekâtlarını gereğince ve sadece O’nun rızası için verenlerin aslında mallarını kat kat artırdıklarını[23] وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ ve verilen her zekâtın karşılığının ödeneceğini müjdelemektedir. Peygamber Efendimiz de müminlere zekât vermekle mallarının azalmasından korkmamaları gerektiğini şu şekilde açıklar “Sadaka/zekât vermek, maldan hiçbir şey eksiltmez.”[24] مَا نَقَصَتْ صَدَقَةٌ مِنْ مَالٍ وَمَا زَادَ اللَّهُ عَبْدًا بِعَفْوٍ إِلاَّ عِزًّا وَمَا تَوَاضَعَ أَحَدٌ لِلَّهِ إِلاَّ رَفَعَهُ اللَّهُ Malın artma ve azalma ölçüsünün sadece miktarla ilgili olmadığı düşünülürse, görünürde eksilmiş gibi olan malın, aslında zekâtı ödendiği için bereketlenip daha verimli hâle geldiği veya geleceği anlaşılır. “Allah, verilen sadakaları/zekâtları artırır.”[25] يَمْحَقُ اللّٰهُ الرِّبٰوا وَيُرْبِي الصَّدَقَاتِۜ وَاللّٰهُ لَا يُحِبُّ كُلَّ كَفَّارٍ اَث۪يمٍ âyeti de bu durumu en güzel şekilde izah etmektedir. Yüce Rabbimiz zekâtı farz kılmakla ihtiyaç sahiplerini elde edilen gelirde hak sahibi yapmıştır. Böylece zekâtla desteklenen muhtaç kişi, genel servet içinde bir payının olduğunu bilerek, zihnini meşgul eden fakirlik sıkıntısını hafifletmiş olur. Bu şekilde sıkıntıya maruz kalan onurlu insanların dilencilik ve karamsarlık gibi durumlara düşmelerinin önüne geçilmiş olur. İslâm, insanların dünya saadetini önemsemiştir. Bazı rivayetlerde iyi bir eş, geniş bir ev, iyi bir binek birer saadet vesilesi olarak sunulmaktadır. Öte taraftan Allah Resûlü, fakirliğin istenilmeyen, hatta Allah’a sığınılması gereken bir hâl olduğunu da belirtmiştir.[26] اللَّهُمَّ إِنِّى أَعُوذُ بِكَ مِنَ الْكُفْرِ وَالْفَقْرِ Asıl olan, her ferdin bütün imkânlarını zorlayarak kendi geçimini temin etmesidir. Fakat bu imkânları elde edemeyip varlık sahibi olamayan insanların ihtiyaçlarının giderilmesi ve onların da aktif ve verimli bir şekilde toplum hayatına katılımlarının sağlanması toplumun genel huzuru açısından önemlidir. Bir yıl boyunca değişik ticarî faaliyetlerle insanlar arasında dolaşan servet, zekât vesilesiyle muhtaç kimselere de ulaşmaktadır. Böylece normal ticarî faaliyetlerdeki muhtemel dengesizlikler ve gelir dağılımındaki uçurumlar asgarîye indirilmiş olur, toplumun bütün kesimlerinin bir şekilde mal dolaşımına dâhil edilmesi sağlanır. Zekât, İslâm’ın ilk kutlu kuşağı sahâbe tarafından çok iyi anlaşılıp uygulanmıştı. Abdullah b. Mes’ûd, kendilerinin namazı dosdoğru kılmakla, zekâtı vermekle emrolunduklarını hatta zekât vermeyenin namazının bile kabul edilmeyeceğini söylüyordu.[27] Allah Resûlü’nün vefatından sonra halife olan Hz. Ebû Bekir ise, Müslüman oldukları hâlde bazı kimselerin zekât vermek istememeleri üzerine, zekât ve namazın birbirinden ayrılamaz dinî yükümlülükler olduğunu bildirmiş, hatta gerekirse bu kimselere karşı savaş açacağını ilân etmişti.[28] Malî bir yükümlülük olan zekât, kişinin dünya malına karşı dengeli bir duruş içinde olmasını sağlar. Toplumsal boyutları açısından değerlendirildiğinde, kardeşlik ve paylaşma duygularını geliştirir. Zekâtını veren zengin, servetini mümin kardeşiyle paylaşmanın hazzını, güzelliğini yaşar. Bilir ki verdiği zekât hem bu dünyada arınması hem de âhirette ecir kazanması için Hz. Peygamber’in deyişiyle “delil” olacaktır. Yine Sevgili Peygamberimizin müjdelediğine göre, “Sadaka/zekât vermek, suyun ateşi söndürdüğü gibi hataları yok eder.”[29] وَالصَّدَقَةُ تُطْفِئُ الْخَطِيئَةَ كَمَا يُطْفِئُ الْمَاءُ النَّارَ İhtiyaç sahiplerinin bu paydan yararlandıkları sırada yaşadıkları sevinç ve memnuniyet, verenin gönlünde huzura ve genişliğe dönüşür. Böylece zekâtın tam olarak verildiği yerlerde denge ve sükûnet egemen olur. Yoksul, zengin kardeşinin malına kem gözle bakmak şöyle dursun, kendisi de yararlandığı için o malı kendi gözü, kendi malı gibi korur, kollar. Böyle bir ortamda, hırsızlık, kapkaç ve gasp gibi malî suçlar azalır, zamanla yok olur. Buhârî, Meğâzî, 61. ↑ Müslim, Îmân, 29 ↑ Tevbe, 9/11. ↑ Müslim, Îmân, 21. ↑ Bakara, 2/219. ↑ İsrâ, 17/29. ↑ Ebû Dâvûd, Zekât, 39. ↑ Tirmizî, Zekât, 10 ↑ Müslim, Zekât, 63 ↑ Tevbe, 9/103. ↑ Haşr, 59/9. ↑ Ebû Dâvûd, Melâhim, 5 ↑ Tevbe, 9/34. ↑ Ebû Dâvûd, Zekât, 32. ↑ Buhârî, Rikâk, 10. ↑ İbn Hanbel, IV, 197. ↑ İbn Mâce, Sıyâm, 44. ↑ Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, X, 128 ↑ Ebû Dâvûd, Tahâret, 31 ↑ Müslim, Zekât, 65. ↑ Bakara, 2/245. ↑ Bakara, 2/268. ↑ Rûm, 30/39. ↑ Müslim, Birr, 69. ↑ Bakara, 2/276. ↑ Nesâî, İstiâze, 29 ↑ Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr, X, 103. ↑ Buhârî, Zekât, 1 ↑ İbn Mâce, Zühd, 22 ↑
24 Şubat 2022, 1439 Kayıtsız Üye Ramazan vaazları istiyorum Ramazan ayı hakkında bana vaaz örneği yazar mısınız ? Cevap ramazan vaazları RAMAZAN AYININ VE ORUCUN HİKMETLERİ Allah Kuran’da iman eden kullarına birçok emir ve tavsiyelerde bulunmuş, onlara çeşitli ibadetler bildirmiştir. Bu ibadetlerin herbirinin müminler açısından sayısız hikmetleri bulunmaktadır. Allah’ın yüceliğini takdir edebilen ve Kuran’ın ruhunu kavramış olan Müslümanlar derin derin düşünerek bu hikmetlerin büyük bir kısmını kavrayabilirler. Ramazan Ayı da Müslümanların hikmetlerini iyi düşünüp kavramaları gereken bir öneme sahiptir. Çünkü Ramazan Ayı gerek hikmet yüklü mübarek Kuran’ı Kerim’in indirildiği gerekse Müslümanların yüksek bir kardeşlik ruhu içinde toplu olarak Allah’ın farz kıldığı oruç ibadetlerini yerine getirdikleri ay olması açısından özel bir önem taşımaktadır. Allah Kuran’ın Bakara Suresi’nde bu ayın ve oruç ibadetinin önemini ve ne şekilde uygulanması gerektiğini şöyle açıklamaktadır. شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَبَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَالْفُرْقَانِ فَمَنْ شَهِدَ مِنْكُمُ الشَّهْرَ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ كَانَ مَرِيضًا اَوْ عَلَى سَفَرٍ فَعِدَّةٌ مِنْ اَيّاَمٍ اُخَرَ يُرِيدُ اللهُ بِكُمُ الْيُسْرَ وَلاَ يُرِيدُ بِكُمُ الْعُسْرَ وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ وَلِتُكَبِّرُوا اللهَ عَلَى مَا هَدَيكُمْ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ Ramazan ayı… İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve hak ile batılı birbirinden ayıran apaçık belgeleri kapsayan Kur’an onda indirilmiştir. Öyleyse sizden kim bu aya şahid olursa artık onu tutsun. Kim hasta ya da yolculukta olursa, tutmadığı günler sayısınca diğer günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu kolaylık sayıyı tamamlamanız ve sizi doğru yola hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı büyük tanımanız içindir. Umulur ki şükredersiniz. Bakara Suresi 185 Ayette geçen ifadeden de açıkça anlaşıldığı gibi bu aya şahit olan tüm Müslümanların, Allah’ın kendilerine gösterdiği kolaylıklar çerçevesinde oruç ibadetlerini yerine getirmeleri gerekmektedir. Bu hem Müslümanların Rabbimiz olan Allah’ın yüceliğini ve kendilerine karşı ne büyük bir lütuf sahibi olduğunu anlamaları, hem de bu büyük rahmet karşısında Rabbimizi şükrederek tesbih etmeleri açısından son derece önemlidir. Bir ay boyunca Allah’ın Kuran’da bildirdiği bu emrini tutan ve sınırlarını aşmayan müminler nefislerini terbiye ederler. Bunun yanısıra diğer ibadetlerini yerine getirirken de nasıl bir nefsani terbiye içinde olmaları gerektiğini anlamış olurlar. Bu kavrayış bir insanın bir yandan kendi nefsini daha yakından ve tarafsız olarak tanımasını sağlarken, diğer yandan da böyle bir eğitime ne kadar ihtiyacı olduğunu anlamasını sağlar. Diğer yandan insan hayatının her alanında aldığı bu özel terbiyenin nimetlerinden yararlanır. Çünkü nefsini terbiye etmiş -yani elindeki nimetlerin Allah’a ait olduğunu ve acizliğini fark etmiş- bir insanın hayatında bir takım değişiklikler meydana gelir. Böyle bir insanın dünya görüşü olaylar karşısındaki tepkileri ve yorumları farklılaşır. İnsani yönü ön plana çıkar. Allah’ın nimetleri olmadan yaşamanın imkânsız olduğunu açlığı yaşamak suretiyle uygulamalı olarak tespit etmiş bir kişinin bakış açısında çok olumlu değişiklikler meydana gelir. Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri de Ramazan Ayı’nın ve oruç tutmanın bu yöndeki hikmetlerine eserlerinde geniş yer ayırmıştır. Ramazan ayı sırasında tutulan orucun kişinin nefsini terbiye etmesinde ve Allah’a yakınlaşmasında önemli etkileri olduğunu bir sözünde şu şekilde ifade etmiştir. "İşte Ramazan-ı Şerif’teki orucun çok hikmetleri hem Cenab-ı Hakkın rububiyetine hem insanın hayat-ı içtimaiyesine hem hayat-ı şahsiyesine hem nefsin terbiyesine hem ilahi nimetlerin şükrüne bakar hikmetleri var."1 Yüce dinimiz İslâmiyetin yapılmasını emrettiği her şeyde bilebildiğimiz veya bilemediğimiz nice hikmetler, nice yararlar vardır, haram kıldığı, yasakladığı şeylerde de sayılamıyacak kadar zararlar vardır. Dinimiz insanlar için yararlı olan hiç bir şeyi yasaklamamış, zararlı olan hiç bir şeyi de emretmemiştir. Oruç tutmanın da insanlar için maddî, manevî bir çok hikmet ve yararları olduğu için bütün ilâhî dinlerde emredilmiştir. Biz bu vaazımızda orucun yarar ve hikmetlerinden bir kısmına temas etmek istiyoruz. Şehevî Arzulara Gem Vurur Oruç şehevî arzulara gem vurur, insanı kötülüklerden uzaklaştırır, iffetini korur. Nitekim Ramazan orucunun farz olduğunu belirten ayet-i kerimenin sonunda bu husus açıkça belirtilir; يَآاَيُّهَا الَّذِينَ اَمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ "Ey iman edenler! Oruç sizden öncekiler üzerine yazıldığı gibi, sizin üzerinize de yazıldı/ farz kılındı. Umulur ki oruç sayesinde kötülüklerden korunursunuz."1 Sahâbe-i kiramın en alimlerinden biri olan Abdullah b. Mes’ud şöyle rivayet edilmiştir Rasûlüllah beraberdik, şöyle buyurdu "Kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Çünkü evlenmek, gözü harama bakmaktan daha fazla korur, iffeti de daha fazla muhafaza eder. Evlenmeye gücü yetmeyen kimse ise oruç tutsun. Çünkü oruç insanın şehvetini kırar." Dinimiz insan tabiat ve yaratılışına uygun ilâhî bir dindir. İnsanın tabiî arzu ve isteklerinin normal ve meşru yollarla giderilmesini emretmiştir. Yaratılışları icabı erkekler kadınlara karşı, kadınlar da erkeklere karşı ilgi ve arzu duyarlar. Bu, gayet tabiî ve normaldir, hatta neslin devamı için zaruridir. Dinimiz insanın yaratılışında mevcut olan bu tabiî arzunun giderilmesi için evlenmeyi meşru kılmış, imkanı olanların evlenmesini emretmiştir. Bazen insan çeşitli sebeplerden dolayı evlenme imkanı bulamayabilir, ya da uzun müddet ailesinden uzak olabilir. Bu sebeple karşı cinse rağbeti artabilir. İşte Peygamber Efendimiz bu durumda insanın iffetini muhafaza etmesi için oruç tutmasını tavsiye etmiştir. Çünkü oruç şehevî arzuları kırar, gem vurur. Yukarıdaki hadis-i şerifte bu husus açıkça ifade edilmektedir. Oruç Nefsi Terbiye Eder Nefis, yaratılışı icabı kötülüğe meyyaldir, devamlı kötülüğü ister, insanı şerden şerre koşturur. Kur’an-ı Kerim’de Yusuf şöyle dediği belirtilir وَمَا اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ لاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى اِنَّ رَبِّى غَفُورٌ رَحِيمٌ "Ben nefsimi temize çıkarmak istemem. Çünkü nefis olanca gücü ile kötülüğü emreder. Ancak Rabbimin merhamet ettiği müstesnadır. Şüphesiz ki Rabbim Gafurdur, Rahîmdir; çok affeden, çok merhamet edendir." 2 Oysa Yusuf Züleyha’nın hile ve tuzakları karşısında nefsine hakim olmuş, iffet timsali bir peygamberdir. O, böyle derse her zaman nefislerine mağlup olabilen diğer insanların durumlarını siz düşünün. İnsanı Güçlüklere Katlanmaya Alıştırır Oruç insanı güçlüklere katlanmaya ve meşakkatlere karşı tahammüle alıştırır. İnsanda sabır duygusunu geliştirir, onu olgunlaştırır. Bu sebeple Peygamber Efendimiz "Oruç sabrın yarısıdır." 3 buyurmuştur. Sabredenlere ise hesapsız mükafat verilecektir. Yüce Rabbimiz Zümer Sûresi’nin onuncu ayetinde اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ"Şüphesiz sabredenlere mükâfatları hesapsız olarak ödenecektir." buyuruyor. İnsan devamlı rahat, konfor ve bolluk içerisinde bulunamayabilir. Hayat aynı şekilde devam etmeyebilir. Talih aynı şekilde insanın yüzüne gülmeyebilir. Bu sebeple oruç, insana ileride karşılaşabileceği güçlük ve meşakkatlere karşı hazırlık eğitimi yaptırır. Ramazan ayının her zaman aynı mevsime gelmeyip bütün mevsimleri dolaşması, böylece senenin degişik ay ve mevsimlerinde oruç tutulması, insanı her mevsim şartlarında açlık ve susuzluğa alıştırır. Bu yönüyle oruç, bir sabır eğitimidir. Hayatta sabretmesini bilenler muratlarına ererler. Nimetin Kadrini Bildirir Denizdeki balıklar suyun kendileri için ne kadar önemli, hayatî bir nimet olduğunu suyun içerisinde iken anlayamazlar. Ancak sudan mahrum olunca anlarlar. Onun için şair "Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler." der. Bunun gibi, insanlar da Allah’ın cömertçe vermiş olduğu sayısız nimetlerden ve güzelliklerden faydalanırlar, yerler, içerler. Fakat bunun yokluğunu ve sıkıntısını çekmedikleri için kadrini hakkıyla bilemezler, anlayamazlar. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de وَاَتَيكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللهِ لاَ تُحْصُوهَا اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ "Allah istediğiniz her şeyden size verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalkarsanız bitiremezsiniz. Şüphesiz ki insan, çok zalim ve çok nankördür."4 buyurulur. İşte bu sebeple Ramazan ayı boyunca aç ve susuz kalan insan, Allah’ın vermiş olduğu sayısız nimetlerin kadrini bilir, O’na şükreder. İnsanı Rûhen Yüceltir Aslında yüce Yaratıcının rızası için yapılan bütün ibadetler insanı rûhen yüceltir. İnsan yüce Allah’a ihlasla ibadet yapmaktan dolayı büyük zevk alır. Oruçlu kimse belirli zaman içerisinde de olsa yemekten, içmekten ve cinsî ilişkilerden uzak olduğu için Allah Teâlâ’nın Samediyyet sıfatıyle sıfatlanmış ve ilâhî ahlâkla ahlâklanmış olur. Böylece oruç insanı rûhen yüceltir, melekleştirir. Oruç sayesinde insandaki hayvanî duygular zayıflar, melekî duygular gelişir. Onun için "Nefis doyarsa uzuvlar acıkır, nefis aç kalırsa uzuvlar tok bulunur." denilmiştir. Fakirlere Karşı Yardım Duygusunu Geliştirir Tok acın halinden anlamaz. Acın halinden aç kalmış kimse anlar. Senenin on bir ayında her türlü nimetten yararlanabilen, istediklerini yeyip içen zenginler, bir ay belirli vakitler içerisinde de olsa aç kalmak suretiyle açlığın ne demek olduğunu anlarlar ve bunu devamlı tadan fakirlere yardım ellerini uzatırlar. Anlatıldığına göre Hz. Yusuf kıtlık yıllarında doyasıya yemek yemezmiş, kendisine " Mısır’ın hazineleri senin elinde olduğu halde niçin aç kalıyorsun?" denilince "Doyarsam açları unutmamdan korkuyorum" diye cevap vermiştir.5 Oruç sayesinde insanın merhamet duyguları kabarır. Yoksullara acır, merhamet eder, yardım eder. Hadis-i şeriflerde "İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez." 6 , "Sizler yerdekilere merhamet ediniz ki göktekiler de size merhamet etsin."7 buyurulmuştur. İnsanda merhamet hissi elemden doğar. Hastalanan kimse hastaların halini anlar, aç acın halinden anlar. Bu yönüyle oruç insanda acıma ve merhamet duygusunu geliştirir. Müslümanı Müslümanların dertleriyle ilgilenmeye sevkeder. Peygamber Efendimizin ifadesiyle "Müslümanların dertleriyle ilgilenmeyen onlardan değildir."8 Oruç Sağlık Yönünden de Faydalıdır Ömür boyunca devamlı çalışan hazım organları oruç sayesinde hiç değilse senede bir ay müddetle dinlenme imkanı bulur. Ayrıca tıp yetkililerinin ifade ettiğine göre belirli müddet içerisinde aç kalan organlar vücut için çok yararlı salgı salgılar. Zaten bir takım hastalıkların perhizle tedavi edildiği bilinmektedir. Bu ilmî gerçeği asırlar önce gören Yüce Peygamberimiz "Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz."9 buyurmuştur. Bir rivayette de "Çok yemek her türlü hastalığın aslı, perhiz ise devanın temelidir."10 buyurulmuştur. Ünlü divan şairi Nabi, bu gerçeği bir beytinde şöyle ifade eder Bî maraz ta ola cisminde tüvan Eyleme fevt-i siyam-ı Ramazan. Anlamı "Şayet güçlü, kuvvetli ve hastalıksız zinde bir vücuda sahip olmak istersen, Ramazanda oruç tutmayı ihmal etme." Tefekkür Duygusunu Geliştirir Oruç, insandaki tefekkür duygusunu geliştirir, zekasını parlatır, basiretini keskinleştirir. Resûlullah "Kimin midesi aç kalırsa fikri yücelir, kalbi/aklı anlayışlı olur."11 buyurmuştur. Lokman oğluna şöyle nasihat eder "Evladım! Mide dolunca düşünce ölür, hikmet dilsiz kalır, uzuvlar ibadeti terkeder. Münacatın lezzeti ve zikrin tesiri kendileriyle olan kalp safiyeti ve gönül inceliği yok olur."12 Allah’ın Rızasını Kazanmak Orucun bütün bu hikmetlerini belirttikten sonra şu hususun gözönünde bulundurulması gerekir. İbadetin ruhu ihlastır. İhlas ise ibadeti, şu ve bu faydalarından dolayı değil, yalnız Allah emrettiği için yapmaktır. İbadetlerden asıl maksat Allah’ın rızasını kazanmaktır. "Bana seni gerek seni" diyen Yunus Emre her amelin sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapılması gerektiğini belirtmiştir. Bu sebeple Müslüman gerek orucunu ve gerekse diğer ibadetlerini sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapmalıdır. Allah’ın rızası her şeyin üzerindedir. Konumuzu ünlü divan şairi Nabi’nin şu beytiyle noktalayalım Kulun vazifesi teslimdir, itaattir, Bana kulum dediği lütuftur, inayettir.15 1- Serap Akıncıoğlu’nun ramazan ayının ve orucun hikmetleri Başlıklı yazısı 2- Bakara, 183. 3- Yusuf, 53. 4- İbn Mâce, Sıyam, 44. 5- İbrahim, 34. 6- M. Ali es-Sabuni, Tefsiru ayati’l-ahkam, 1, 218. 7- Tirmizi, Birr, 16. 8- Tirmizi, Birr, 16. 9- et-Terğîb, II, 539. 10- et-Terğîb, II, 83. 11- et-Terğîb, II, 108. 12- et-Terğîb, II, 108. 14- et-Terğîb, II, 108. 15- Diyanet Aylık Dergi Sayı 119 ramazan vaazları, ramazanı uğurlarken vaaz Forum Duası Copyright © 2007-2021
zekat ve sadaka ile ilgili vaaz