Bunlardanbirine göre; Oruç Baba her Ramazan ayının ilk günü Hızır Aleyhisselam ile buluşup orucunu sirke ve zeytinle açarmış. Bir başka rivayete göre ise; Oruç Baba'nın, eski zamanlarda yine aynı semtte yaşadaığı, çok fakir olduğu halde orucunu tutup, iftarını da bir parça kuru ekmek ve sirkeyle açtığıdır. Babam“bir gün çocuğun olduğunda anlarsın” der hep. Umarım o gün gelir ve neden bahsettiğini tam olarak özümseyebilirim. Şu anda baba-oğul hikâyelerine sadece oğul kısmından bakabiliyorum. Boston Celtics’i 22 sene sonra şampiyon yapan Doc Rivers bir baba. 20Lira" diye cevapladı. Bunun üzerine çocuk , "Peki baba bana 10 milyon borç verir misin ?" diye sordu hemen. Adam iyice sinirlenip, "Benim şuan senin o saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak param yok. Hadi derhal odana git ve kapını kapat" diye bağırdı. Çocuk üzülerek sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı. BabaOğul (2016 Filmleri); Tür: Komedi Süre: 90 Dak. Yönetmen: Bob Nelson Oyuncular: Clive Owen, Maria Bello, Matthew Modine, Robert Forster, Stephen Tobolowsky Senaryo: Bob Nelson Vizyon Tarihi (Türkiye): 2016 Konusu: Katolik inançları sebebiyle bir süreliğine dünyevi hayattan uzaklaşıp dinlerine yoğunlaşan eski eşi ve onun yeni kocası 8 yaşındaki oğulları Anthony’yi HakanEvin’in müşterileri arasında ABD başkanları Clinton, baba-oğul Bush, Sinema sanatçıları Demi Moore, Bruce Willis, Ben Affleck, Eric Baba Oğul ve Minik Serçe. 80 yaşına merdiven dayamış yaşlı baba ile onu ziyarete gelen 45 yaşında ve saygın bir işadamı olan oğlu salonda oturuyorlardı. Hal hatırdan, çoluk-çocuktan, havadan-sudan sohbet ettikten sonra oğlu susmuş, ayrılmanın sinyalini vermişti. O anda üzerinde oturdukları sedirin yanındaki pencerenin 0NxmP. Eşim ilk evladımızı doğurduğunda daha 30’uma gelmemiştim. Hala o geceyi hatırlarım. Bütün geceyi arkadaşlarımla geçirmiştim. O gece, gereksiz konuşmaların olduğu ve arkadaşlarımı güldürmek için çeşitli saçmalıklar yapıyordum. O zamanlar diğer insnaları etkileme ve güldürme gibi ilginç bir yeteneğe sahiptim. Taklit edeceğim insnanın sesine uygun olarak sesimi değiştirebiliyordum. Kimse benim alaylarımdan kaçamazdı, arkadaşlarımla bile alay ederdim. Sonra bazı insanlar zamanla dilimden kurtulmak için benden uzaklaşmaya başladılar. Tam o gece pazarda dilenen kör bir adamla dalga geçmiştiğimi hatırlarım. Daha da kötüsü ona çelme takarak düşürdüm ve o kör adam ne söylediğini bilmeyerek kafasını sağa sola döndürmeye başladı. Her zaman ki gibi evime geç saatte döndüm ve karım beni bekliyordu. Eşim korkunç bir durumdaydı ve titrek bir sesle “Raşid… Neredeydin ?” diye sordu. “Marsta olacak halim yok ya, arkadaşlarla beraberdim” diye cevapladım. Oldukça hassas durumda olduğu belli olan ve göz yaşlarını zor tutan eşim; “Raşid, çok fazla yorulmaya başladım ve sanırım evladımız yakında doğacak.” dedi ve sükunet içinde bir gözyaşı yanaklarından süzüldü. O an eşimi ihmal ettiğimi hissettim. Bu zamanlarda dışarılarda gezmek yerine onun yanında olmalıydım çünkü eşim hamileliğinin dokuzuncu ayını doldurmak üzereydi. Sonra eşimin sancıları başladı ve hiç zaman kaybetmeden onu hastaneye götürdüm. Hemen eşimi doğum odasına aldırlar ve uzun süre acı işçinde o odanın içinde kaldı. Ben dışarıda onun doğum yapmasını bekledim fakat doğum zordu yine de sızana kadar bekledim. En sonunda hastaneye telefon numaramı bırakarak eve gittim iyi haberleri bana söylemelerini istedim. Aradan biraz süre geçtikten sonra hastane çalışanları bana Salim’in doğumunu müjdelediler. Hastaneye geri döndüm ve gititğim gibi bana eşimin doğumunu gerçekleştiren doktoru görmemi söylediler. “Ne doktoru” diyerek kızdım onlara “Ben sadece Salim’i görmek istiyorum!” dedim. “Mutlaka doktoru görmen gerek” dediler. Doktorun odasına gittim ve doktor benimle olumsuz bir şekilde konuşmaya başladı. Oğlumun gözlerinde sorun olduğunu ve görme kaybı yaşadığını öğrenince şok oldum. O anda Pazarda çelme takarak düşürdüğüm ve diğerlerinin güldüğü o adam aklıma geldi. Subhanallah ne ettiysem onu buldum! Eşim üzgün değildi. Allah’ın adaletine inanan eşim defalarca diğer insnalarla alay etmemi bırakmamı söylemişti. Eşim bu yaptıklarımı alay etme olarak değil çekiştime olarak görüyordu ve haklıydı. Salim’e çok ihtimam göstermedim. O evde yokmuş gibi davrandım, ağladığı vakit uyumak için odayı terk ediyordum. Eşim her şeye rağmen ona baktı ve onu derin bir sevgiyle kucakladı. Aslında ben ondan nefret etmiyordum ama bir türlü sevemiyordum da. Eşim, evladımın emeklemesini büyük bir coşkuyla kutladı. Evladım yaklaşık 2 yaşına geldiğinde yürümeye başladı fakat oğlumuzun aynı zamanda kötürüm olduğunu anladık. Ben evladımdan ne kadar çok fazla uzaklaşıyorsam, eşim de onu o kadar fazla çok sevmeye ve koruyup kollamaya başlıyordu. Bu durum diğer evlatlarımız olan Ömer ve Halid’in doğumundan sonra da devam etti. Aradan yıllar geçti içinde bulunduğum insanlar onları eğlendiren bir maskot gibi beni kullanmaya başladı. Oysa zannederdim ki onlarla alay edip oynayan kişi bendim. Eşim her zaman yanımda oldu ve her zaman benim hidayetimi istiyordu. Ne benim sorumsuz davranışlarım karşısında ne de Salim’i ve Kardeşlerini ihmal etmeme hiçbir zaman sinirlenmedi. Salim büyüdü. Eşim bana onu engelliler okuluna vermemiz gerektiğini söyleyince pek umursamadım. Yılların nasıl geçtiğini anlamadım. Neredeyse her günüm, bir diğerinin aynısıydı. İşe git, uyu, ye ve arkadaşlarınla takıl. Her günüm böyleydi. Bir Cuma günü saat sabah 11’de kalktım. Bu saat benim için oldukça erken bir saatti. Hızlıca duş aldım, giyindim ve güzel kokularımı sıkındım. Tam geçiyordum ki Salim’i gördüm hıçkırarak ağlıyordu. Salim’i bebekliğinden sonra ilk kez böyle ağlarken görmüştüm. Dışarı mı çıkmalıydım yoksa onu bu denli üzen şeyin ne olduğunu mu öğrenmeliydim. Hayır, onu bu durumda nasıl bırakabilirdim. “Salim, neden ağlıyorsun diye sordum.” Benim sesimi duyunca ağlamayı bıraktı ve benim onun yakınlarında olduğumu düşündü. Onun benden kaçmaya çalıştığını gördüm! Onun bana “Beni şimdi mi fark etmeye başladın? 10 yıldan beri aklın neredeydi?’’ demesini bekledim ve onu takip ettim. Salim kendi odasına gitti. İlk etapta bana neden ağladığını söylemek istemedi fakat anlayışlı davrandım çünkü neyin ters gittiğini çok iyi biliyordum. Onu daha önceleri Mescid’e götüren kardeşi Ömer geç kalmıştı. Cuma namazı olduğu için, Salim ön saflarda namaz kılacak yer bulamayacağından korkuyordu. Annesini çağırdı fakat kimse cevap vermedi. Elimle ağzını kapadım ve “Salim ağlamanın sebebi bu mu?’’ dedim. Ve ağlamaya başladım ve “Ya Salim, sana neden bunları söylüyorum bilmiyorum ama üzülme, seni bugün Mescid’e kim götürecek biliyor musun?’’ dedim. O, “Tabii ki de Ömer.’’ diye cevap verdi. “Keşke onun nereye gittiğini bilsem..’’ diye yakındı. Ben de “Hayır Salem, seni bugün ben götüreceğim’’ dedim. Salim çok şaşırdı, bu söylediklerime inanmakta güçlük çekti. Onunla dalga geçtiğimi düşündü ve tekrar ağlamaya başladı. Gözyaşlarını elimle sildim ve elinden tutarak ayağa kaldırdım. Oğlumu mescide araba ile götürmek istiyordum fakat o bu isteğimi reddetti ve “Baba Mescid bize çok uzak değil. Bu yüzden oraya yürüyerek gitmek ve attığım her adımı saymak istiyorum.’’ dedi. Ben ise en son ne zaman mescide girdiğimi ve secde ettiğimi hatırlamıyordum. Fakat işte tam o an pişmanlık ve korku duygusunu en fazla hissettiğim an idi. Uzun yıllar boyunca göz ardı ettiğim şeyler için pişmandım. Mescid ağzına kadar doluydu fakat ben buna rağmen Salim için ön saflarda yer bulabildim. Birlikte Cuma Hutbesi’ni dinledik ve ben onun yanında namaz kıldım. Namazdan sonra Salim bana Kur’an hakkında soru sordu. Şaşırmıştım. Kör olduğu halde nasıl Kur’an’ı okuyabilirdi ki? Nerdeyse onun bu istediğini reddedecektim ki, hislerini incitmekten korktum ve vazgeçtim. Evladım benden Kur’an’ı almamı ve Kehf suresinin bulunduğu sayfayı açmamı istedi. Onun isteğini yerine getirdim, fakat o önümdeki Kur’an’ı aldı ve kendi önüne koydu. Ardından sureyi okumaya başladı. Ya Allah! Evladım tüm sureyi ezberlemişti. O anda kendimden utandım ve Kur’an’ı önünden aldım. Bacaklarım titriyordu. Tekrar tekrar okudum. Allah’a beni bağışlaması ve bana yol göstermesi için yalvardım. Bu sefer ağlayan bendim. Boşa geçirdiğim ve yaptığım şeyler için umutsuzluk ve pişmanlık içinde ağlıyordum. O anda hissettiğim tek şey, küçük bir elin, yanaklarımdan düşen göz yaşlarını hafifçe silmesi oldu, bu Salim idi ve gözyaşlarımı siliyordu. Eve geri döndük. Eşim Salim hakkında oldukça fazla endişe içerisindeydi fakat bizim Cuma namazından geldiğimizi gördüğü zaman bu endişesi mutluluk gözyaşlarına döndü. O günden sonra, mesciddeki cemaati hiçbir zaman kaçırmadım. Kötü arkadaşlarımla bir daha hiç görüşmedim ve mescidde görüştüğüm dürüst arkadaşlar edindim. Onlarla birlikte İman etmenin verdiğimi zevki ve mutluluğu tattım. Onlardan ben bu dünyadan soyutlayan şeyleri öğrendim. O Yüce Yaradan’ın ismini zikretmeyi hiç bırakmadım. Bir ay içerisinde birkaç defa Kur’an’ı hatim etmeye başladım ve ben yılların benden götürdüğü insandım artık. Dilimden Allah’ın zikrini hiç düşürmedim. Belki böylece o Yüce Yaradan benim diğer insanlarla geçtiğim alayları ve dalgaları bağışlayabilirdi. Aileme daha yakın davranmaya başladım. Eşimin gözlerinde oluşan korku ve endişe artık yok olmuştu. Artık oğlum Salim’in yüzü gülüyordu. Onu gören herhangi biri, onun dünyalara sahip olduğunu düşünebilirdi. Nimetleri için Allah’a defalarca şükrettim. Bir gün dürüst arkadaşlarımdan biri İslam’ı yaymak için uzaklara seyahat etmeye karar verdi. Gidip gitmeme konusunda tereddüt ediyordum. İstihare yaptım ve eşime danıştım. Önceleri onun bu teklifi reddedeceğini düşünüyordum fakat tam tersi gerçekleşti. Eşim oldukça mutluydu ve cesaretlendirdi. Ben de Salim’in yanına gittim ve ona seyahat edeceğimi söyledim. Beni o küçük kollarıyla kucakladı ve eğer yapabilseydi başımı öpecekti. Daha sonra Allah’a güvenerek tüm işlemleri yoluna koymaya başladım ve Elhamdülillah her şey yolunda gitti. Evden tam 3,5 aydır uzaktaydım. Bu süre zarfında, bulduğum her fırsatta eşimi aradım ve evlatlarımla konuştum. Onları çok özlemiştim, özellikle Salim’i. Onun sesini duymak istedim. Salim, evden ayrıldığımdan beri benimle konuşmayan tek evladımdı. Ne zaman arasam, o ya okulda ya da mescidde oluyordu. Eşimi ne zaman arasam, ondan, Salim’i benim için öpmesini ve benim selamlarımı ona iletmesini isterdim. Eşim neşe ile gülerdi fakat en son aradığımda böyle olmadı. Herhangi bir kahkaha sesi duymadım. Sesi bir anda değişti. Ona, “Salim’e selamımı ilet.’’ Dedim ve o bana “İnşallah.’’ dedi. En sonunda eve döndüm ve kapıyı çaldım. Bana kapıyı açan kişinin Salim olmasını çok isterdim dakat karşımda aşağı yukarı dört yaşında olan Halid’i görünce şok oldum. Onu kucağıma aldım ve o “Baba, baba!’’ diye haykırıyordu. Eve girdiğim anda kalbimin neden böyle yoğun çarptığını bilmiyordum. Şeytan’ın şerrinden Allah’a sığındım. Eşime doğru yöneldim. Değişen bir takım şeyler olduğunu hissettim. Ona daha fazla yaklaşınca, yıllar önceki mutsuzluğun yüzünde olduğunu anladım. O mutsuzluk onun yüzüne geri gelmişti. “Seni rahatsız eden nedir?’’ diye sordum. “Hiçbir şey..’’ diye cevap verdi. Aniden aklıma Salim geldi. “Salim nerde?’’ diye sordum. Eşim başını öne eğdi ve cevap vermedi. Tam o anda evladım Halid’in yaptığı sesi duydum. Bu ses hala kulağımda çınlar. Halid, “Baba, Salim Allah’ın cennetine gitti.’’ Dedi. O bana Salim’in cennete gittiğini söyledi. Eşim daha fazla dayanamadı ve ağlayarak odayı terk etti. Daha sonradan Salim’in ben gelmeden iki hafta önce hastalandığını ve eşimin onu hastaneye götürdüğünü öğrendim. Evladımın ateşi artmış ve ruhu bedeninden ayrılana kadar onu rahat bırakmamıştı. Bu yaşananların, Allah tarafından tabi tutulduğum sınav olduklarını hissettim. Tüm bu olanların o Yüce Allah’tan gelen birer sınav olduklarını hissettim ve düşünmeye başladım. Hala benim gözyaşlarımı silen o minik ellerini yanaklarımda hissederim. Hala beni saran o ufak kollarını hissederim. O ama ve kötürüm olan evladım Salim için ne kadar üzüntü veren bir baba olmuştum! O asla kör değildi! Asıl kör olan bendim. Kötü arkadaş çevresi edindiğimde artık kör bir insandım. Salim asla kötürüm değildi! O doğru yolunda ilerlemekteydi. Ben hala onun bana söylediğini hatırlarım, “Yüce Allah sonsuz merhamet sahibidir.’’ önceleri sevgimi göstermekten sakındığım evladım Salem, şimdilerde seni kardeşlerinden daha fazla sevdiğimi fark ettim. Çok fazla gözyaşı döktüm. O günden bugüne kadar büyük üzüntü içerisindeyim. Nasıl üzülmem ki? Benim kaderim Allah’ın ellerindedir! Nasıl üzgün olmam? Benim kaderim Allah’ın ellerindedir! Ya Allah, Salim’i yüce merhametinle kabul et. ’Ya Allah, senden sebat istiyorum!’’ KEREM AKÇA / keremakca Dizi alışkanlığından kopamaması ve sağcı tavrıyla her zaman eleştirilen Osman Sınav, “Pars Kiraz Operasyonu”nda Hollywood kıvamında aksiyon sahneleriyle sardığı sinema duygusunu burada dolgunluğa taşıyor. “Uzun Hikaye”, Tuğçe Kazaz haricindeki oyuncularından teknik yetkinliğine kadar ülkemizin bir dönemini kavrama zekasıyla anılabilir. Bunda da Osman Sınav’ın Hollywood anlatısını oturtma arzusuyla yanıp tutuşan kimliğinin rolü büyük. 1950-1980 arasında sisteme karşı gelip sosyalist-komünist’ olarak adlandırılan Ali adlı kahramanı izlemek ise günümüzle de bağlar kurulabilecek politik incelemeleri ve tartışmaları beraberinde getirecektir. Ama bunlara paralel olarak onun oğlu ile kurduğu ilişkinin damağımızda “Dedemin İnsanları”nın dede-torun ilişkisi kadar samimi bir tat bıraktığı es geçmemeliyiz. 12 Ekim’de vizyona giren “Uzun Hikaye”, sinema salonlarında meraklısını bekliyor. Ulusal sinema’yla bağı olan bir yönetmenin bir anda muhalif bir eser üretmesi beklenemez. Ancak Osman Sınav’ın yavaş yavaş yükselen Hollywood dekupajı yetisiyle “Uzun Hikaye”de bir bütünlük sağlamasının yanında bürokrasi karşıtı’ bir tarafa da geçtiğini söyleyebiliriz. Bu sayede 1940 ile 1980 arasında filizlenen bu edebiyat uyarlamasını artısıyla eksisiyle bir klasik anlatı malzemesine çevirme becerisini gösterdiği şüphesiz... “1900”ü hatırlatan hikaye yapısı bir kahramanın etrafına yerleştiriliyor Burada içinden komünizmin, sosyalizmin ve sağcılığın geçtiği hikaye yapısı, Bertolucci’nin “1900”ü “Novecento”, 1976 kadar kapsamlı bir sürece sahip gibi görünse de yönetmenin yapmak istediği öyle bir şey değil. Daha ziyade bu dönemlerde baba-oğul ilişkisinde otoriteye karşı gelen ve sosyalist’ ya da komünist’ sıfatlarıyla dışlanan bir aile reisini vurgulamayı hedeflediği söylenebilir. Bu doğrultuda “Uzun Hikaye”nin Schlondörff’ün “Teneke Trampet”i “Die Blechtrommel”, 1979 ile Tornatore’nin “1900 Efsanesi” “La Leggenda del Pianista Sull'oceano”, 1998 ile akrabalık kurması da normal karşılanmalı. Kenan İmirzalıoğlu’nun biraz yakışıklı tavrından arınarak baba’ kimliğine büründüğü bu ilişkide “Dedemin İnsanları”nın 2011 torununun genç hali Ushan Çakır’ın samimi anlatıcı sesi büyük rol oynamış. Çağan Irmak’ın o filmindeki gibi bu kapsamlı süreç, bir insani ilişki’ye çevirilip yerli’ bir ambalaja transfer edilmiş. Bu durum da karşımıza aslında hikaye kurgusuyla gerektiğinde oynarken, tren ve demir yolu ekipmanlarını iyi kullanıp yapma-göçebe ev’i de olabildiğince masalsı ve Tim Burtonesk kılan bir evrene açılmamızı sağlıyor. En azından görünürde ve müzik-görüntü birlikteliğinde bu ruh etrafımızı kaplıyor. Avrupa sineması duygusu yerini popüler sinema algısına bırakıyor. Osman Sınav’ın Hollywood duygusunu en iyi oturttuğu filmi Sınav, dizi alışkanlığını taşıdığı “Deli Yürek Bumerang Cehennemi”nin 2001 ardından “Pars Kiraz Operasyonu”nda 2007 belli sahnelerde yükselen Hollywood ışıltısı’nı burada bir iki dar alana sıkışmış sekans dışında bir dolgunlukla kavrıyor. Bu da “Uzun Hikaye”yi, 126 dakikalık süresinin sıkıntılarına rağmen tanınmayan genç kurgucu ve görüntü yönetmeninin de katkısıyla izlenir bir gerçek hikaye uyarlamasına çeviriyor. Kelimenin tam anlamıyla Sınav’ın bütün olarak en sinemasal işine dönüştürüyor. Mahir Günşıray’dan Mustafa Alabora’ya kadar oyuncuların tamamının karakterleştirilmesi de aslında öykünün son parçasına denk gelen 1970’lerin dış mekan’sız haline çok fazla takılmamamızı sağlıyor. Yönetmenin sinemaskop oranında çekim ölçeklerine ve lenslere hakimiyetin yanında çok yüksek olmayan bütçeyi evin bahçesindeki balonlu serenat sahnesi’ hariç iyi idare etmesinin yanında “Güz Sancısı” 2010 gibi sıfır genel planla hareket etmemesi de takdir edilesi. Zira açılış sekansıyla kapanış sekansı arasında kurduğu özenli bağdan tutun oyuncu yönetimindeki sorunsuzluğa kadar bir detaycılıkla çalıştığı görülebiliyor. Komünistlikle suçlanan karakterin duruşuyla eleştirilebilir Ama filmin dramatik iskeletine bakınca ana karakterin komünizmle bağ kurarken fazla naif kalıp her kitleyi memnun edecek özelliklerle donatıldığını gözlemlemek, tartışmalı bir politik söylemi de harekete geçiriyor. Fakat bu durum Sınav’ın önceki eserlerindeki kör kör parmağım gözüne’ muhafazakar ya da sağcı duruşu akla getirmiyor. Özellikle ailenin vagona girdiği sahnedeki uyum kesmesinden tutun paralel kurgu ve montaj sekans zekasıyla çok fazla tempo yükeltmeden alınan sonuçlara kadar, uzun’ olmasına karşın iyi anlatılan bir hikaye var burada. Ama elbette senaryosal gedikleriyle bazı önemli anları, Hollywood’da da böylesi süreci genişleten projelerde gördüğümüz gibi soru işaretleri’yle geçiyor. Ali’nin sisteme karşı gelen tiplemesiyle oluşturduğu alegorik’ tablo siyasi’ açıdan bir açık kapı bıraksa da, nihayetinde Ali-Mustafa arasındaki ilişkinin samimiyeti ve oradan dökülen komedi, dram ve aşk dengesiyle kalbimize tesir eden bir iş çıkıyor karşımıza. “Uzun Hikaye”, biraz masalsı, biraz gerçekçi, biraz biyografik bir çalışmayı Herkül’ bazından erkek egemen kültür odaklı sinema göndermeleriyle de sararak samimi ve çekici olabiliyor. İkinci bölümde dar alana sıkışan birkaç sahnedeki TV dizisi’ etkisini ve genel plansızlığı saymazsak da yönetmenin dolgunluğuna işaret ediyor. FİLMİN NOTU Künye Uzun Hikaye Yönetmen Osman Sınav Oyuncular Kenan İmirzalıoğlu, Tuğçe Kazaz, Mahir Günşıray, Mustafa Alabora, Mustafa Üstündağ, Cihat Tamer Süre 126 dk. Yapım yılı 2012 Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş oğlan takılıp düşüyor ve canı yanıp “AHHHHH” diye bir dağın tepesinden “AHHHHH”diye bir ses duyuyor ve ediyor ve “SEN KİMSİN?” diye cevap “SEN KİMSİN?” cevaba kızıp “SEN BİR KORKAKSIN” diye tekrar gelen ses “SEN BİR KORKAKSIN” diye cevap babasına dönüp“BABA NE OLUYOR BÖYLE?” diye soruyor.“OĞLUM” diyor adam, “DİNLE VE ÖĞREN!” ve dağa dönüp “SANA HAYRANIM!” diye bağırıyor. Gelen cevap “SANA HAYRANIM!” tekrar bağırıyor “SEN MUHTEŞEMSİN!” Gelen cevap “SEN MUHTEŞEMSİN!”Oğlan çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu açıklamasını yapıyor,“İnsanlar buna YANKI” aslında bu “YAŞAM”dır.“Yaşam daima sana senin verdiklerini geri yaptığımız davranışların fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev!Daha fazla şefkat istediğinde daha fazla şefkatli ol!Saygı istiyosan insanlara daha çok saygı sabırlı olmasını istiyosan sende daha sabırlı olmayı kural yaşamımızın bir parçasıdır,her kesiti için geçerlidir.”” Yaşam bir tesadüf değil,yaptıklarınızın aynada yansımasıdır.” Kapitalizmin çarkına su taşımak için icat edilmiş olan babalar gününe inat, Kur'an ikliminde 5 baba ve 5 oğulun hikâyesi Hayat Âdem babamız ve Havvâ anamızla başladı… Ve Allah bu ikisinden bütün insanlığı var etti. Kur’an bize peygamberlerin hayatlarında tebliğ mücadeleleri yanında “baba” ve “oğul” davranışlarına ilişkin asırlara mâl olmuş rol modellerden de söz eder. “Bunlarda aklını kullananlar için dersler / ibretler vardır.” 1. Nuh aleyhisselam… Dokuz yüz elli yıl kavmini davet etti… Çalıştı, çabaladı… Açık söyledi olmadı, gizli anlattı olmadı… Sonunda tufan günü geldi çattı… Kendi oğlu bile ona inanmamıştı… Oğul "Nûh" dedi ama “peygamber” demedi, Nuh’un gemisine binmedi… “Ben kendimi korurum! Sen işine bak!” dedi. Uyarılara kulak asmadı. Boğulanlardan oldu… Sadece bu dünyasını değil ahretini de kaybetti…Nuh, Rabbine yalvarınca “o senin âilenden değil, onun yaptığı sâlih olmayan bir iş, seni cahillerden olmaman konusunda uyarırım!” [Hûd, 11/46] diye uyarıldı… Öyleyse ders 1 Baban peygamber bile olsa onun yolundan gitmedikçe baban seni kurtaramaz. Aynı âileden olmanın ölçüsü kan bağı değil din bağıdır. 2. İbrahim aleyhisselam… Evlat hasretiyle yandı kavruldu… Gün oldu Allah ona bir erkek çocuk nasip etti… Ama, sevgisini sadece Hakk’a hâs kılması için bir imtihana tabi tutuldu… Daha önce ateşle ve canıyla sınanan İbrahim bu sefer can pâresiyle, oğluyla sınandı… “Ey oğlum! Rüyamda seni boğazladığımı görüyorum. Sen bu işe ne dersin?” dediğinde oğlu “Babacağım sana emredileni yap! Beni inşallah sabırlı bulacaksın!” dedi… Her ikisi de imtihanı kazandı… Hem bu dünya da hem de ukbâda kazandılar… Ders 2 Peygamberin emrine itaat görünüşte ölüm bile olsa sonu hayır getirir. 3. Âzer... Hz. İbrahim'in babası.... İbrahim’in babası Âzer de babaydı ama sadece biyolojik baba… İbrahim babasına “ey babacağım! Gel beni dinle, gittiğin yol yol değil” diye ne kadar uyarıda bulunduysa da dinletemedi… Oğlunun hakkı haykıran sözlerini değil kavminin bâtılı fışkıran işlerini kendine yol edindi… Hem bu dünyada hem de âhirette kaybedenlerden oldu… İbrahim’in babası için tövbe ve istiğfarda bulunması bile yasak oldu… Ders 3 Zâlimden âlim doğabilir, soya çekmek mutlak bir kural değildir. Kâfir olarak ölen yakın için istiğfarda bulunulmaz. 4. Yakub aleyhisselam… Evlatlarının kumpasıyla en sevdiği evladından ayrı düştü… Ağlamaktan gözlerine ak indi… Hüznünü, gam ve kederini Allah’tan başkasına açmadı… Ümidini kesmedi, Rabbe isyan etmedi… Kaderin çarkı döndü, Yusuf Mısır’a yönetici oldu… Ne babasını, ne kardeşlerini unuttu… Onların derdiyle dertlendi… Babasının ak inen gözlerini aydın kıldı… Ders 4 Kim Allah’a karşı gelmekten sakınır ve sabrederse Allah iyi davranışta bulunanların bu iyiliğini asla zayi etmez… İyiler mutlaka kazanır! 5. Lokman aleyhisselam.... Peygamber olup olmadığını net olarak bilmediğimiz Lokman aleyhisselam… Oğluna en güzel öğütleri verdi… Hikmeti öğretti… “Oğulcuğum!” diye başlayan şefkat dolu öğütleriyle ona yol gösterdi… Şirki de anlattı, tevhidi de… Yolda nasıl yürüyeceğini de, sesini nasıl ayarlayacağını da… Ders 5 Her baba, çocuğunu yakıtı insanlar ve ateş olan cehennemden kurtarmak için çalışmalı, ona sözleriyle nasihat ederken davranışlarıyla da güzel örnek olmalıdır. Babalar ve oğullar için analar ve kızlar da buna dahildir Kur’an’ın nurlu ikliminden alınacak nice dersler var… Rabbim Kur’an’ı hakkıyla okuyan ve gereğiyle amel edenlerden eylesin. Ana-babası hayatta olanlara uzun ömürler ihsan eylesin, vefat etmiş olanlara rahmet eylesin. Soner Duman /Hayata Bir de Böyle Bak adlı kitabımdan Baba ile Oğul hikayesi Oğul babasına "benim de senin gibi dostlarım var der. Baba itiraz eder, dostun hakikisi belki bir belki iki olabilir daha fazlasını bulamazsın der. Aralarında bir tartışma başlar, sonra baba oğlunun gerçek dostunu anlaması için bir sınav yapar. Bir akşam bir koyun keserler sonra kesilen koyunu bir torbaya koyarlar. Baba oğluna "haydi al çuvalı ve dostuna götür" der. Oğul çuvalı sırtına alır ve yollara düşer. Sanki birini öldürmüşler de çuvala koymuşlar gibi kanlar akar sırtından. En iyi bildiği dostunun evine varır. Kapıyı çalar. Az sonra dostu kapıda belirir, yüzüne bakar sonra sırtındaki kan damlayan çuvalı görür ve hiçbir şey sormadan kapıyı yüzüne çarpar. Bütün dostlarını tek tek dolaşır ama hepsinde sonuç aynıdır. Adam eve döner ve babasına haklıymışsın, dost yokmuş dünyada der. Adam hayır oğlum benim bir dostum var, hadi çuvalı al bir de ona git der. Genç adam çuvalı sırtlar ve alnından terler akarak yola düşer. Babasının dostuna ulaşır burada kabul görür ve sevinir. Adam oğlu içeri alır ve birlikte çuvaldaki koyunu gömerler üzerine de toprak serpiştirirler. Belli olmasın diye de üzerine sarımsak dikerler. Oğul babasına gelir ve "baba işte dost buymuş" der. Baba hayır der, daha erken o belli olmaz daha, sen ona git ve bir kavga çıkar işte o zaman dostun hakikisi anlaşılır der. Genç adam babanın dediğini aynen yapar ve babasının dostuna istemeden tokat vurur. Tokadı yiyen dostun yüzü hemen değişir ve "git de babana söyle, biz satmayız sarımsak tarlasını böyle iki tokada, sevilecek biri olmadığın zamanlarda bile seni sevmeli... Sarılacak biri olmadığın zamanlarda bile sana sarılmalı, dayanılmaz biri olduğun zamanlarda bile sana dayanmalı dost dediğin..." der... Milli Gazete

baba ve 3 oğul hikayesi